Sayı : 430   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Kalemden Kelama

Huzeyfe Talha Çetin

Cemaatler Bid'at Üretme Merkezleri Olamazlar

  • 05 Nisan 2018
  • 283 Görüntülenme
  • 424. Sayı / 2018 Nİsan



Rasûlullah’ın inşa ettiği anlamda cemaat, insanlığımıza kalite katma kararlılığıdır. İslamî hassasiyetin en üst düzeyde sürdürülmesidir. Cemaat, acizler sürüsü değildir. Şahıslar, böyle bir cemaat potasında şahsiyet kazanır. Kişi saygınlığını cemaatten alır. Şahısları bilinçlendirme, bidat ve hurafeden âzâde olarak yetiştirmek, cemaatin uhdesindedir. Çünkü cemaat sivil bir okuldur.

 

 

Müslümanlar bir cemaate mensup olurlar fakat cemaatçi olamazlar, olmamalıdırlar. Cemaat; İslam’ı hayata hâkim kılmada bir araçtır, amaç değil. Biz, insanları bu araçla İslam’a çağırırız. Asıl amaç, bir cemaat oluşturarak İslam’ı, bu cemaat içinde yaşamaktır. İslam’ı yaşamada cemaat; bir zarf, bir fanus, bir kale gibidir.

 

 

 

Bulunduğu coğrafyada İslam’ı yeniden ihya ve inşa etmek için organize olan cemaatler, öncelikle bu yitik kavramımızı ayağa kaldırıp saltanat kültüründen arınarak şûrayı kuşanmalıdırlar. Tüzüklerinde “Yönetimimiz şûra esasına dayanır” ifadesini fantezi olarak bulundurmayıp icra etmelidirler. Sözde değil, özde bunu sahiplenmelidirler.

 

Cemaat; belli bir duygu, düşünce ve inancın etrafında şuurluca toplanmış insanların meydana getirdiği bütündür. Bugün Müslümanlar, yaşadıkları gayri İslamî rejimlere ya teslim olacaklar, ya da kendilerini onlara karşı koruyacak olan bir yapılanma oluşturacaklardır. Bu “korunma alanı”nıoluşturmadıkları sürece cahiliye ortamında asimle olup gideceklerdir.

Dolayısıyla müslümanın, ferdî sorumlulukları olduğu gibi toplumsal ve siyasî sorumlulukları da vardır. Müslüman, ya bir cemaat ferdidir ya da İslâm devletinin vatandaşı. Tek başına olamaz. Rasûlullah’ın hayatı buna şahittir. Çünkü O (sav); “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku(Alak, 96/1) emrine muhatap olduktan sonra, Hıra’dan Mekke’ye kadar “bir” kişidir. Sonra Hz. Hatice ile iki kişi olmuştur. Arkasından Hz. Ebu Bekir, azatlısı Zeyd bin Harise ve Hz. Ali’nin de Müslüman olmasıyla, çekirdek bir cemaat oluşturmuştur. Üç yıl gizli olarak sürdürülen bu çekirdek çalışma, “Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar(Müddessir, 74/1-2) emrini aldıktan sonra topluma açılmıştır. Kemikleşmiş şirk dinine inanan Mekke aristokratları ve onların taraftarlarından şiddetli tepki görmüştür. Bu şiddet ortamında şartlara teslim olmayan Rasulullah (sav), Erkam (ra)’ın evini insan yetiştiren bir atölyeye dönüştürmüştür. İlerde İslam devletinin umurunu üzerine alacak olan insanlar, bu “insan atölyesi”nde inşa edilmiştir. Her türlü erdemin ayaklar altına alındığı Mekke bedevîlerinden, medenî bir toplum çıkarabilmek için 13 yıl “ihya ve inşa” faaliyeti sürdürmüştür. Ceberut ve totaliter Mekke şirk devletinin her türlü baskı ve yıldırmasına karşı, hicret izni çıkana kadar direnmiş ve başarılı bir cemaat liderliği yapmıştır.

Rasûlullah’ın inşa ettiği anlamdacemaat, insanlığımıza kalite katma kararlılığıdır. İslamî hassasiyetin en üst düzeyde sürdürülmesidir. Cemaat, acizler sürüsü değildir. Şahıslar, böyle bir cemaat potasında şahsiyet kazanır. Kişi saygınlığını cemaatten alır. Şahısları bilinçlendirme, bidat ve hurafeden âzâde olarak yetiştirmek, cemaatin uhdesindedir. Çünkü cemaat sivil bir okuldur. Doğrularda mutabakat, yanlışlara muhalefet, temel prensiptir. Kişisel sorumlulukları aşan ortak yükümlülüklerin yerine getirilmesi, bu anlamda bir cemaat olmakla mümkündür. Kişi cemaat potasında olgunlaştıkça toplumsal duyarlılığı gelişir.

Rasûlullah’ın inşa ettiği anlamdaki cemaat, kişisel kabiliyetleri, kazanımları sosyalleştirmek için vardır. Böylece kişi, hem kendi kalmak, hem de cemaat atmosferinde zenginleşmek, derinleşmek ve arınmak fırsatını yakalamış oluyor.Böyle bir cemaat ortamında kişinin kimliği, benliği eritilmiyor, ortak bir ideal etrafında güçlendiriliyor ve güzelleştiriliyor. Ortak bir disiplin ile kişilik tamamlanıyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır; eserinde, “Hepiniz, topluca/cemaat olarak Allah’ın ipine sarılın(Âl-i İmran, 3/103) ayetinin tefsirini yaparken şunları söyler: “Ben, kendi başıma, yalnızca dinimi imanımı koruyabilirim, demek tehlikelidir. Kendi başına kalmak isteyen fertlerin, iman ve İslam üzere ahirete gidebilmesi şüphelidir. Fert, zorlama ve baskı altında her şeyini kaybedebilir. Toplum asit gibidir. Ferdi, kimliğinden sıyırıp kendine benzetir. Bundan kurtulmanın yolu, cemaat içinde kalmaktır.”(Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, II/405)

Müslümanlar bir cemaate mensup olurlar fakat cemaatçi olamazlar, olmamalıdırlar. Cemaat; İslam’ı hayata hâkim kılmada bir araçtır, amaç değil. Biz, insanları bu araçla İslam’a çağırırız. Asıl amaç, bir cemaat oluşturarak İslam’ı, bu cemaat içinde yaşamaktır. İslam’ı yaşamada cemaat; bir zarf, bir fanus, bir kale gibidir.

Bid’at ise, daha önce mevcut olmayan, sonradan ortaya çıkan amel ve inançlardır. Bir başka ifadeyle, öncekilere benzemeyen, evvel yok iken yeni ortaya çıkan veya çıkarılan şey demektir.

Kur’an ve Sahih Sünnetin tatbik sahasına koyduğu bir emir ve uygulamanın terk edilerek yerine başkasının ikame edilmesidir. En hafif ifadesiyle, bir sünneti ortadan kaldıran inanç, tutum ve davranıştır bidat…

İslam’ın öngördüğü yönetim, İşlerini istişare ile yürütürler(Şura, 42/38) ayeti ve Rasûlullah’ın uygulamaları gereği “Şûra” esasına dayanır. Dolayısıyla İslamî yönetim biçimi, kesinlikle buyurgan ve totaliter değildir. Emretme makamında olanlar, “nasıl olsa ben emretme makamındayım, bana itaat edilmesi gerekir, emrediyorsam yapmak durumundasınız” diyerek otoriter bir tutum sergileyemez. Emretme makamında bulunan kişi, kamu hukukunun bir tecellisi olarak, kişilerin seçimi ve hür irade beyanı ile o makama geçmiştir. O makam, kamu adına vekâleten iş görme makamıdır. Yapılan işler ve verilen emirler de İslam’a ve kamu menfaatine uygun olmalıdır.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

424. Sayı Nİsan 2018