Sayı : 422   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

İrfan Mektebi

Osman Nuri Topbaş

İlim, Hikmet ve İrfan arasında Nasıl Bir İrtibat Bulunmaktadır?

  • 07 Şubat 2018
  • 91 Görüntülenme
  • 422. Sayı / 2018 Şubat
Yazıyı Dinle
0:00
0:00
Yazarın Diğer Yazıları
Osman Nuri Topbaş
Tüm Yazı Arşivi



Gönülleri Kur’an ve Sünnet’in bilgisiyle, yani hikmetle nurlanarak irfana ermiş olanlar, hem kendilerinin hem de etraflarında bulunanların gönüllerini aydınlatırlar. Ebedî huzur ve saadetin yolunu gösteren hidayet kandilleri olurlar. Lâkin ilmini bu safhalara intikal ettiremeyen sığ idrakler, takılıp kaldıkları noktada kendilerini ne kadar bilgili zannetseler de, hayat ve kâinat muammasındaki ilâhî sırları çözemezler…

 

Hırs ve kaprislerin zehirli yemişleri olan nefsanî menfaatler, gönlün hikmette derinleşmesini engelleyen ve ruhani hayata vurulan birer zincir mesabesindedir. Bu zincirleri kırmadıkça Hakk’a varılamaz. Bundan dolayıdır ki kelime-i tevhîd, “lâ ilâhe” diye başlayarak evvelâ bu zincirlerden kurtulmak gerektiğini ifade eder. Mü’min, ancak bu şekilde hakikatin zirvesi olan Hakk’a kalben vasıl olabilir.

 

Aklın idrak sınırları dışında bulunan nice sırlar, hikmetle çözülür. Bu yönüyle hikmet, akla aczini de kavratır. Çünkü görebilen kimse için hikmet, perde ardındaki hakikatlerden haber verir. Hikmet olmadan, nice sırlar gözlerden ve gönüllerden saklı kalır. Kâinat ancak hikmet nazarıyla temaşa edilebilirse, gerçek güzelliğini ve hakikatini gözler önüne serer.

 

İnsanlığın ilim diye bugüne kadar övüp durduğu şey, ekseriyetle eşyanın bilgisini zihne nakletmekten ibaret kalmıştır. Hâlbuki bir ambarda üst üste eşya yığmak gibi bilgileri zihinde istiflemek, onların ziyan edilmesinden başka bir şey değildir. Zira ilmin safhaları vardır ve onun ilk safhasında kalarak o bilgileri nefsanî menfaatlere alet etmek veya onun zahirine, yani kabuğuna takılıp kalmak, kişiyi gerçek huzur ve saadete ulaştıramaz.

Dolayısıyla ilim, sadece akıl ve zihin hamallığından ibaret kalmamalıdır. Bunun için ilmin hikmetle aydınlanmış bir gönül süzgecinden geçirilerek hazmedilmesi icap eder. Ancak bu takdirde ilim, bir üst safha olan “irfan”ın neşv ü nema bulacağı, âdeta bereketli bir toprak hâline gelir.

Cenab-ı Hakk’a vasıl etmeyen, tefekkürde incelik ve derinlik kazandırmayan, Rabb’in aşk ve muhabbetini tattırmaya yaramayan malumatlar, ancak kuru bilgi kalabalığından ibarettir. Şair Fuzuli’nin dediği gibi:

Aşk imiş her ne var âlemde,

İlm bir kîl u kâl imiş ancak…

Ferîdüddîn Attar Hazretleri, meşhur eseri Tezkiretü’l-Evliyâ’da bir kıssa nakleder:

Bir gün bir âlim, Dicle kenarında karşıya geçecek bir gemi bulamaz. Bu esnada talebelerinden Habib-i Acemi gelir ve niçin beklediğini sorar. Âlim:

–Karşıya geçmek istiyorum, lâkin gemi yok! der. Arif biri olan Habib-i Acemi ise:

–Ey üstad! İlmin çok ise, hasedi gönlünden gider. Dünyadan kalben uzaklaş, iptilâları ganimet tut ve bütün işleri Hak’tan bil. Böyle olduğun takdirde ayağını suya vur ve geç, der. Sözlerinin ardından da ayağını suya basıp karşıya geçer.

Âlim zat, talebesindeki bu hâli görünce ağlar ve kendinden geçerek yere düşer. Kendine gelince der ki:

–Habib, benim talebemdir. Su üstünden yürüyerek karşıya geçti, ben ise kıyıda kaldım. Eğer yarın Sırat köprüsünden de cümle halk geçip ben kalırsam hâlim nice olur?!”

Daha sonra bu âlim zat, Habib-i Acemi’yi bulup kendisine; bu mertebeyi nasıl elde ettiğini sorar. Habib ise şu veciz karşılığı verir:

–Ey üstad! Ben gönül ağartırım; sen ise kağıt karartırsın!..”

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

422. Sayı Şubat 2018