Siyonist işgalden kaynaklanan tehdit konusunda da NATO’nun tavrının ne olduğunu çok net bir şekilde gördüğümüz gibi gelecekte ne olacağını da tahmin etmemiz mümkündür. Siyonist işgal sadece civar ülkeler açısından değil Türkiye açısından da bir tehdittir. Ama NATO bu işgalin her zaman yanında yer aldı; onu bir tehdit olarak görmedi. Bu işgalden kaynaklanan tehdidin Türkiye’yi doğrudan hedef alma aşamasına gelmesi durumunda da NATO’dan olumlu bir şey beklemek boşunadır.
Türkiye, geçmişte NATO’nun sadece bir karakolu iken bugün karar mekanizmasında da etkili bir güç haline gelebilmiştir. Ama bu, teşkilata hükmeden zihniyetin değiştiğini göstermeyeceği gibi, Türkiye’nin kararlara aktif olarak iştirak etmesinin teşkilatın stratejik tercihlerinde Türkiye’nin belirleyici bir güç olarak devreye gireceği anlamına da gelmez. NATO’da zihniyet değişmemiş, sadece vizyon değişmiştir.
NATO’nun bizimle ilgili yanı yaşadığımız ve değer verdiğimiz ülkenin de bu teşkilata üye olmasından kaynaklanıyor. Bunu; “Ülkemiz bu teşkilata üye olmasaydı tamamen ilgisiz kalacaktık!” anlamında söylemiyorum. Ama bireysel veya fikri tavrımız ne olursa olsun bu üyeliğin, bir sıcak teması da beraberinde getirdiğine ve bir bakıma teşkilata içeriden bakma ihtiyacının hasıl olmasına yol açtığına dikkat çekmek amacıyla söylüyorum.
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde 36. NATO Zirvesi’nin Ankara’da gerçekleştirilmesi ve aynı zamanda Türkiye’deki yönetimin bu zirveyi çok önemsemesi sebebiyle geçtiğimiz ay Türkiye’nin ağırlıklı konuları listesinin başına belki bu zirve yerleştirildi. Bu vesileyle çok sayıda yazı ve yorum yayınlandı. Hem NATO’nun bizzat kendisi hakkında hem de Türkiye’nin bu teşkilata üyeliğinin ne şekilde izah edilmesi gerektiği konusunda öne çıkarılan çeşitli sorulara cevaplar arandı. Bu arada İslam dünyasının buna alternatif güvenlik ittifakının oluşturulmasının ne kadar mümkün olduğu konusu da yeniden gündeme taşındı ve tartışmaya açıldı.
NATO Sadece Bir Askerî İttifak mıdır?
NATO görünüşte sadece bir askeri ittifak olsa da dayandığı bir düşünsel temeli ve kültürel altyapısı da mevcuttur. Bu yüzden askeri gücünü sadece üye ülkelerin topraklarını dış tehditlere karşı korumayı değil aynı zamanda var oluşuna gerekçe oluşturan düşünsel temeli ve kültürel zemini üstün ve hâkim durumda tutmayı amaçlar. NATO’yu kuran zihniyet ise köklü geçmişi Roma medeniyetine ve kültürüne kadar uzanan bugünkü Batı medeniyetinin güncel şartlarda sürdürülebilir halde olmasını kendisine gaye edinen zihniyettir.
Bu yönüyle aslında NATO bize yabancıdır. Şu var ki bu ülkede hilafet müessesesiyle bayrağı hep yüksekte tutulmaya çalışılan İslam medeniyetinin idari mekanizmada etki gücünü kaybetmesinden sonra yönetime hükmeden zihniyet zaten Batı medeniyetine doğru kaymıştı. Artık kendini bu medeniyetin bir parçası olarak gördüğü için her alanda onunla birlikte olmayı da bir yükseliş emaresi sayıyordu.
Bu açıdan bazı güvenlik risklerini gerekçe olarak kullanmak suretiyle askeri alanda da Batı medeniyetinin yapılandırdığı bir teşkilatın içinde yer almakta sıkıntı çekmedi. Teşkilata girilmesinden sonraki dönemlerde yönetici kadroların değişmesi ve bu kadrolarda yer alan kişilerin düşünce, inanç ve medeniyet tercihi konusunda farklı kimliklere sahip olmaları da hâkim sistemin yönünü belirlemede etkin bir faktör olamamıştır. Çünkü hâkim sistemin zihniyet ve istikameti değişmemiştir.
Çelişkiler Yaşayan Küresel Sistemde NATO’ya İhtiyaç Duyulması
II. Dünya Savaşı tüm insanlık açısından büyük bir felaket oldu. Bu büyük felakette bazılarının tahminlerine göre 80 milyon civarında insan öldü. Belki doğrudan askeri saldırılarda değil ama savaşın sebep olduğu sürgünler, salgın hastalıklar ve benzeri dolaylı sebeplerle ölenleri de dahil ettiğiniz zaman bu tahminin çok da mübalağa olmayacağını söylemek mümkündür.
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız





















