Sayı : 432   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Sana İtikattan Soruyorlar ?

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

İsra ve Mi'raç Mu'cizesi

  • 05 Mayıs 2018
  • 352 Görüntülenme
  • 425. Sayı / 2018 Mayıs



Sürekli müşahede ettiğimiz ve bu nedenle değişmez sandığımız tabiat kanunlarını var eden Allah'tır. Allah bu kanunları dilediği zaman, peygamberleri vasıtasıyla değiştirebilir. Bu değişiklik bir mucizedir. Bu durumda mucizenin vukuu için aklî bir engel yoktur. Aksine akıl, mucizenin meydana gelmesini kabul edip benimser.

 

Hz. Peygamberin en sıkıntılı günlerinde Allah Teâlâ, bir bakıma resulünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek hem de ödüllendirmek istedi ve böyle bir atmosferde İsrâ ve Mi’raç diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirdi.

 

Mu’cize, peygamberlik davasında bulunan zattan tabiat kanunlarının aksine olarak zuhur eden harikulâde olaylara denir. Her peygamberin mu’cizesi vardır. İsra ve mi’raç mu’cizesi, Hz. Peygamberin mu’cizeleri arasında yer alan önemli bir mu’cizedir. Nasıl ki, ona vahyin geldiğini kabul ediyorsak, mu’cizelerini de kabul etmemiz gerekir. Pozitivist bir mantıkla yaklaşarak mu’cizeleri inkâr etmek bir mü’mine yakışmaz.

 

Mu’cize neye denir? İsra ve Miraç Mu’cizesi hak mıdır? Bazıları İsra’nın hak olduğunu kabul etmekle birlikte Mir’aç bölümünü inkâr ediyor? İsra ve Mi’raç mu’cizesini inkar etmenin hükmü nedir?

Mu’cize Neye Denir?

Sözlükte "aciz bırakan, güçsüz kılan, karşı konulmaz, harika olay, kudretsizlik ve takatsizlik veren iş" anlamlarına gelen mucize, terim olarak, insanların benzerini meydana getirmekten aciz kalacakları ve âdeta meydan okuma şeklinde, peygamberlik iddiasında bulunan zattan adetin hilafına ve tabiat kanunlarının aksine olarak zuhur eden harikulâde olaylara denir. Asıl maksadı, peygamberin nübüvvet davasını ispat ve doğrulamaktır. Herhangi bir olayın mucize olabilmesi için onun nübüvvet görevi verilmiş kişilerin elinde zuhur etmesi gerekir. Mucize gerçekte Allah'ın fiilidir, "peygamber mucizesi" denilmesi mecazîdir. Bu nedenle olayın onun aracılığıyla olması, tabiat kanunlarının çok üstünde ve onlara aykırı olması, iddiaya uygun olarak ortaya konulması, bir tekzip ya da inkârdan sonra meydana gelmesi ve insanoğlunun aciz kaldığı bir olay türünden gerçekleşmesi gerekir. Diğer taraftan Peygambere verilen mucizeler, bir yönüyle imanın temel esaslarından olan nübüvvetle, diğer yönüyle de vahiy ile alâkalıdır. Dolayısıyla mucizeye inanmak gerekir: "Ona, "Rabbinden (başka) mucize indirilmeli değil miydi? derler. De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (Ankebût, 29/50) Akıl bakımından da mucize imkânsız değildir. Çünkü her an insanın çevresinde meydana gelen olaylar, hayatın kendisi ve her sahası mucizelerle doludur. Varlıkların yaratılması, ömrü tamamlanınca yok olması ve hayatın kesintisiz olarak devam etmesi bunun en güzel örneğidir. Sürekli müşahede ettiğimiz ve bu nedenle değişmez sandığımız tabiat kanunlarını var eden Allah'tır. Allah bu kanunları dilediği zaman, peygamberleri vasıtasıyla değiştirebilir. Bu değişiklik bir mucizedir. Bu durumda mucizenin vukuu için aklî bir engel yoktur. Aksine akıl, mucizenin meydana gelmesini kabul edip benimser.

Ehl-i sünnet âlimleri Hz. Peygamberin nübüvveti esnasında ortaya koyduğu mu’cizeleri, manevî (aklî), hissî (maddî) ve haberî olmak üzere üç şekilde sınıflandırmıştır. Manevî mucizeye en büyük örnek Kur'an'dır. Çünkü Kur'an her çağdaki akıl sahibi insana hitap eden, akıllara durgunluk veren, başkalarının benzerini meydana getirmekten aciz kaldıkları büyük ve ebedî bir mucizedir: "Eğer kulumuza indirdiklerimizden her hangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğer iddianızda doğru iseniz, Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın." (Bakara, 2/23) Bir hadiste de şöyle buyrulmuştur: "Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları bir mucize verilmiş olmasın. Bana mucize olarak verilen ise ancak Allah'ın bana vahyettiğidir." (Buhârî, “İ'tisâm”, 1) Hissî mucize olarak Hz. Peygamber'in nübüvvet mührü, Ay'ın ikiye bölünmesi, parmaklarının arasından suyun akması, bir ziyafet esnasında zehirlenmek istenince olaydan haberdar olması, bir hurma kütüğünün teessürünü inilti şeklinde duyurması vb. örnek olarak verilebilir. Haberî mucizeler için de Hz. Peygamberin Mekke'nin fethi, İslâm'ın tebliği ve meydana gelen savaşlarla ilgili açıkladıkları olay ve haberler buna örnek olarak gösterilebilir.(Geniş bilgi için bakınız. Nureddin es-Sabûnî, Mâtüridiyye Akâidi, çev. Bekir Topaloğlu, Ankara, 2005, s. 103-114).

İsrâ ve Mi’râç Mucizesi

İsrâ ve Mi’raçmu’cizesini anlamak için İslam tarihinde yaşanmış olan bazı olayları hatırlamakta fayda vardır. Hz. Muhammed (sav)’ın peygamber olmasıyla birlikte putperestlerin Müslümanlar üzerinde kurduğu baskılar, risâletin 6. yılından itibaren gittikçe artış göstermişti. Mekke’de ilk Müslümanlar birçok işkence ve dışlanma ile karşılaştılar. Özellikle ilk çekirdek kadro; iman, fedakârlık, cihad ve sebat gibi değerlerle yetiştikleri için şahadetine bile olsa, “Rabbim Allah’tır” demekten geri durmadılar. Mekke’de İslam boğulmak istendi. Mekkeli seçkinler Müslümanlara karşı gittikçe baskı politikasını artırdılar. Bu uğurda her şeyi yaptılar. Hz. Peygamberi, toplumun karşısında itibarsızlaştırmak için ona; “sâhir, kâhin ve şair” dediler. Alaya aldılar, hakaret ettiler, yollarına dikenler döktüler. Bununla da kalmadılar, Mekke’nin ileri gelen yöneticileri, halkı Müslümanlara karşı kışkırttılar: “Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin. Sizden istenen şüphesiz budur.” (Sad, 38/6) Böylece onlar ayrımcılık yaptılar. Müslümanları Şib-i Ebi Talip mahallesinde muhasara altına aldılar. Her türlü sosyal, ekonomik ilişkiyi kestiler. Boykot ilan ettiler. Nefret suçu işlediler. Müslümanların çocukları açlıktan öldü. Nihayetinde bu zulüm üç yıl sürdü. Bütün bunlara rağmen Allah resulü ve inananlar fırsat buldukça davet çalışmalarından yılmadılar ve geri adım atmadılar.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

425. Sayı Mayıs 2018