Dünyevî hiçbir meşakkat, güçlük ve zorluk, ashâbın azmini kıramadı. Çünkü onların tezkiye olmuş gönüllerinde; manevi lezzetler, maddî ve nefsani arzuların yerini almıştı. Dünyevî kaygı ve korkular, büyük uhrevî endişelerin yanında sönük ve basit hâle gelmişti. İslâm tarihi boyunca da sahâbe-i kirâmı örnek alan fert ve toplumlar, aynı heyecan ve huzuru yaşadılar.
Bugün dünya tekrar bir cahiliye devrine döndü: Ahiret unutturuluyor. İnsanlık nefsânî arzularının peşinde, hesap vermeyeceği bir keyif hayatı yaşamak istiyor. İffet sıfırın altında... Ahlâksızlık ve cinsî sapkınlıklara revaç veriliyor. Aile tahrip ediliyor. İnsanlık; sadece maddiyat, cismânî keyifler ve eğlence peşinde... İhtiraslar arttı. Fedakârlıklar, faziletler ve ferâgatler yerine, ferdiyet adı altında egoizm palazlandırılıyor. İnsan fıtratı tağyir ediliyor. Gafletin pençesine düşmüş kadınlar anne olmayı, erkekler aile kurmayı yük olarak görür oldu.
Ebû Hüreyre (ra)anlatıyor: "Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah'a yemin ederim ki; ben bazen açlıktan karnımı yere dayar, bazen de mideme taş bağlardım.
Bir gün sahâbîlerin geçtikleri yol üzerine oturmuştum. Hazret-i Ebûbekir uğradı. Belki beni doyurur, düşüncesi ile kendisine Allah'ın kitabından bir ayet sordum. Cevap verdikten sonra geçip gitti, bir şey yapmadı.
Sonra Hazret-i Ömer geldi. Belki beni doyurur, düşüncesi ile ona da Allah'ın kitabından bir ayet sordum. O da cevap verdikten sonra geçip gitti, bir şey yapmadı.
Daha sonra Rasûlullah (sav)benim yanımdan geçti ve beni görünce tebessüm etti. Kalbimden geçeni yüzümden anlayarak;
-Ebû Hüreyre! dedi. Ben de;
-Buyurunuz, yâ Rasûlâllah! dedim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz;
-Beni takip et, buyurdu ve yoluna devam etti. Ben de peşinden yürüdüm. Hazret-i Peygamber evine girdi. Ben de girmek için izin istedim; izin verilince içeri girdim. Bir kap içinde süt buldu ve;
-Bu süt nereden geldi? diye sordu.
-Falan şahıs onu Siz'e hediye etti, dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü;
-Ebû Hüreyre! diye seslendi. Ben;
-Buyurunuz, yâ Rasûlâllah! dedim.
-Suffe ehline git, onları bana çağır, buyurdu.
Suffe ehli, İslâm misafirleri idi. Onların ne sığınacak aileleri ne malları ne de bir kimseleri vardı. Hazret-i Peygamber; kendisine bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şayet gelen bir hediye ise; onlara da gönderir, kendisi de ondan bir parça alır ve böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.
Allah Rasûlü'nün suffe ehlini davet etmesi hoşuma gitmedi. Kendi kendime; bu süt, suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içerek kuvvetlenmek, herkesten çok benim hakkım. Oysa onlar geldiğinde Rasûlullah bana emreder, ben de onlara veririm; belki de o sütten bana kalmaz. Fakat Allah ve Rasûlü'nün emrine itaat etmemek de olmaz, dedim.
Neticede onlara gittim ve kendilerini davet ettim. Onlar bu davete icabet ederek içeri girmek için izin istediler. Kendilerine izin verildi, onlar da evde yerlerini aldılar. Hazret-i Peygamber;
-Ebû Hüreyre! diye seslendi. Ben;
-Buyurunuz, yâ Rasûlâllah! dedim.
-(Sütü) al, onlara ikram et! buyurdu. Ben de süt kabını aldım, sırayla herkese ikram etmeye başladım. Verdiğim kişi kanıncaya kadar içiyor, sonra kabı geri veriyor, ben bir başkasına veriyordum, o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri veriyordu. En sonunda kabı Nebî'ye (sav) verdim. Topluluğun hepsi süte kanmışlardı. Rasûlullah kabı alıp elinde tuttu ve bana bakıp tebessüm etti. Sonra;
-Ebû Hüreyre! dedi.
-Buyurunuz, yâ Rasûlâllah! dedim.
-Bir ben kaldım, bir de sen, buyurdu. Ben;
-Doğru söylediniz, yâ Rasûlâllah! dedim.
-Otur da iç! buyurdular. Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine;
-Otur, iç! buyurdu. Yine oturdum ve içtim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz durmadan;
-İç, iç! buyuruyordu. Sonunda ben;
-Hayır, Sen'i hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı, dedim.
-Bana ver! buyurdu. Kabı Rasûl-i Ekrem'e (sav) verdim; Allah Teâlâ'ya hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü kendisi içti." (Buhârî, "Rik?k", 17)
Sevginin büyüklüğü, gerektiğinde sevilen uğrunda yapılan fedakârlık ve girilen risk ile ölçülür.
Medeniyetimizin yanık şairi Fuzûlî yârine candan feda oluşunu feryat hâlinde şöyle terennüm eder:
"Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı âhımdan murâdım şem?i yanmaz mı?
Gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı akar su,
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı?"
Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail ve Hâcer Vâlidemiz'in kurban hâdisesinde gösterdiği îmânî teslimiyet de bu fedakârlık hakikatinin bir ifadesidir
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız





















