Sayı : 432   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

İrfan Mektebi

Osman Nuri Topbaş

Üç Fitne

  • 06 Aralık 2018
  • 67 Görüntülenme
  • 432. Sayı / 2018 Aralık



Oryantalizm veya Şarkiyatçılık, batılıların doğuya ve İslâm’a ait ilimler üzerinde şüphe oluşturmak ve nifak sokmak gayesiyle ortaya koydukları fikriyat ve gayretlerini ifade eden birer tabirdir. Suret-i haktan, ilmî ve akademik bir gayret imiş gibi gösterilen bu çalışmalar; aslında Müslümanlar’ı, yegâne Hak dini olan İslâm’a karşı, şüphe ve buhranlara düşürmeyi hedeflemektedir. Maalesef 1800’lerden beri devam eden bu zehirleme gayretleri, işgale uğrayan Mısır ve Hindistan gibi yerlerde ilk neticelerini elde etmiş ve müslümanların arasında tefrikayı başlatmıştır.

 

Allah’ın ayetlerini ve kıyamete kadar geçerli emirlerini; akıl terazisiyle tartıp değerlendirmeye kalkmak, ilk kez iblisin kalkıştığı bir cidaldir. Günümüzde de Allah’ın kelâmına karşı cidale kalkışanlar, şeytanın arkadaşları durumuna düştüklerini idrak etmelidirler. Allah’ın verdiği aklı, Allah’a karşı kullanmak ne kadar abes ve gülünç bir bedbahtlıktır!..

 

 

Ayet-i kerimede buyurulur: “Allah nezdinde hak din İslâm’dır…” (Âl-i İmrân, 3/19)

Günümüzde batıl ve muharref dinlerin, insanlığa verebileceği bir şey kalmamıştır. Dünya; nefsaniyetin, bencilliğin, zulümlerin, küfür ve nifakın karanlıklarında can çekişirken, insanlığın tek ümidi İslâm’dır, İslâm’dadır.

Bu sebeple; İslâm’a dört bir yandan hücum ve taarruzların artmış olmasını, garip karşılamamak icap eder. Ancak bu saldırılar, İslâm’la irtibatımızı zayıflatmak yerine, bilâkis onun kıymetini daha iyi takdir etmemize ve daha büyük bir aşk ve teslimiyetle yüce dinimize sarılmamıza vesile olmalıdır.

İslâm’ı yok etmek isteyenler defalarca hüsrana uğramışlardır. Asırlarca Haçlılar, Moğollar, müstemlekeci batı istilâları İslâm’ı hüsrana boğmak için bütün güçleriyle defalarca kuşatmışlarsa da, nurunu tamamlayacağını vaad buyuran Cenab-ı Hak İslâm’ı muhafaza etmiştir.

İslâm’a haset ve kin ile hücum eden düşmanları, bir başka cephede de kindarca fikir kumkumalarından hakikati örtecek karanlık maskeler oluşturma gayretine girişmişlerdir:

ORYANTALİZM

Oryantalizm veya Şarkiyatçılık, batılıların doğuya ve İslâm’a ait ilimler üzerinde şüphe oluşturmak ve nifak sokmak gayesiyle ortaya koydukları fikriyat ve gayretlerini ifade eden birer tabirdir.

Suret-i haktan, ilmî ve akademik bir gayret imiş gibi gösterilen bu çalışmalar; aslında Müslümanlar’ı, yegâne Hak dini olan İslâm’a karşı, şüphe ve buhranlara düşürmeyi hedeflemektedir. Maalesef 1800’lerden beri devam eden bu zehirleme gayretleri, işgale uğrayan Mısır ve Hindistan gibi yerlerde ilk neticelerini elde etmiş ve müslümanların arasında tefrikayı başlatmıştır.

Müslümanların içine gayr-i müslim müsteşrikler, yabancı misyonerler ve sözde akademisyenler tarafından zerk edilen zehirli fikirlerle İslâm’ın içi boşaltılmaya çalışılmaktadır.

Yani İslâm; bugünkü Hıristiyanlık gibi içi boş bir din hâline getirilmeye uğraşılmaktadır. Bunun için dinimiz; salih amel, ahkâm ve dünya görüşünden uzaklaştırılmaya, tebliğ, emr-i bi’l-mâruf ve cihaddan tecrid edilmeye, yani özünden ve hakikatinden koparılmaya gayret edilmektedir.

Bu çirkin iftiralar, birer fitnedir; asla masum fikrî ihtilâflar olarak görülemez. Bunlar İslâm’ın esaslarını yıkmaya ve aslî hüviyetinden uzak, özüne tamamen yabancılaşmış nevzuhur din anlayışları imal etme ve ümmeti paramparça etmeye matuf çalışmalardır.

Peygamber (sav) Efendimiz buyurmuştur:

“–Ümmetim, yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası kurtulacaktır.

Ashâb-ı kiram sordular:

–Ya Rasûlâllah! O kurtulan fırka, hangi fırka olacaktır?

Fahr-i Kainat Efendimiz şu cevabı verdi:

–Benim ve ashabımın takip ettiği yolu izleyenler…” (Tirmizî, “Îmân”, 18; İbn-i Mâce, “Fiten”, 17)

Hususen devrimizde, Efendimiz ve ashabının yolundan ayrılanlar, bilhassa üç fitneyle kandırılmaktadır.

Müslümanları, Fahr-i Kâinat (sav) Efendimiz’in ve ashabının yolundan ayırmak isteyenler, ilk adım olarak, mezheplere karşı hücum etmişlerdir. Mezheplerin sonradan çıktığı, lüzumsuz olduğu fitnesi yayılmaya çalışılmıştır.

MEZHEBSİZLİK FİTNESİ

Meselenin esası şudur: Peygamber Efendimiz, ashabına İslâm’ı öğretti. İstidatlı sahabelerine daha fazla ihtimam gösterdi. Efendimiz; risaletini tamamladı ve Hakk’a irtihal ettikten sonra, ashab-ı kiram, karşılaştıkları meseleleri aralarındaki dinde rüsuh sahibi, müctehid sahabelere sorarak çözmeye devam ettiler. Hazret-i Âişe’nin de aralarında bulunduğu fukahâ-i seb‘a (yedi fakih), en çok fetva veren sahabeler idi. Müctehid olmayan yani dini konuları derinlemesine bilmeyen sahabeler ve tabiîn de, bir manada diğer sahabelerin mezhebine tabi olmuş vaziyetteydi.

Hulefâ-i râşidîn devrinde birçok hususta sahabe icmâı gerçekleşti. Bu müctehid sahabeler; İslâm’ı tebliğ etmek ve dini öğretmek için gittikleri yerlerde, dinde rüsuh sahibi talebeler yetiştirdiler ve böylece birkaç nesil içerisinde amelî / fıkhî mezhepler teşekkül etti.

Mezhep müessesesini, sonradan meydana çıkmış, dinde aslı olmayan müesseseler olarak görmek doğru değildir. Bilâkis İslâm ahkâmının sistemleşmesini sağlayan çalışmalar; asr-ı saâdette, bizzat Peygamber Efendimiz’in telkiniyle başlamıştır.

Nitekim şu hâdise, ictihâdın asr-ı saâdetten misâlidir: “Rasûlullah (sav), Muâz’ı Yemen’e göndermek istediği vakit şöyle buyurdu:

–Sana bir dâvâ arz edildiğinde nasıl hükmedeceksin?

Hazret-i Muâz (ra);

–Allâh’ın kitâbı ile hükmedeceğim, cevabını verdi.

Rasûlullah (sav);

–Eğer, Allah’ın kitabında bulunmazsa ne yaparsın?

Muâz (ra);

–Rasûlullah (sav)’in sünneti ile hükmederim. dedi.

Rasûlullah;

–Eğer Rasûlullâh’ın sünnetinde bulamazsan ne yaparsın? dedi.

Hazret-i Muâz;

–(Kur’ân ve Sünnet esaslarına muvafık olarak) reyimle ictihadda bulunurum. (Hükmü olmayanı olana kıyas ederim.) Hüküm vermekten geri dönmem, dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah (sav)Hazreti Muâz’ın göğsüne dokundu ve;

“–Allah Rasûlü’nün elçisini Rasûlullah (sav)’in razı olacağı şeye muvafık kılan Allah’a hamdolsun.” (Bkz. Ebû Dâvûd, “Akdiye”, 11; Ahmed, V, 230, 236; İbn-i Sa‘d, III, 584; Diyarbekrî, II, 142) buyurdu.

İslâm’ın içini boşaltmaya çalışan şer mihraklarının ikinci hedefi, Sünnet-i Seniyye oldu. Mezheplerden sonra Sünnet-i Seniyye üzerine şüphe düşürülmeye çalışıldı.

SÜNNET: DÎNİN KAYNAĞI

Edille-i şer‘iyye yani dinimizin şer‘î delilleri 4’tür:

Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas…

Birinci şer‘î delil olan Kur’an-ı Kerim’de, sayısız ayet-i kerime; insanlara dinin hakikatini, ibadetlerin tafsilâtını, haram ve helâlleri Hazret-i Peygamber’in beyan ve ilan edeceğini ifade etmektedir.

Ahmed bin Hanbel (ra); 33 ayet-i kerimede Allah ve Rasûlü’ne itaatin tekrarlandığını hatırlatarak, sünnetin dindeki yerini tebarüz ettirmiştir.

Efendimiz’in hadislerinin manasını şu ayet-i kerimeler ne güzel ifade eder:

“O, hevâsından / arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (Necm, 53/3-4)

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

432. Sayı Aralık 2018