Sayı : 453   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

İrfan Mektebi

Osman Nuri Topbaş

İlm-i Nafi -Faydalı İlim

  • 08 Haziran 2020
  • 338 Görüntülenme
  • 450. Sayı / 2020 Haziran
Yazıyı Dinle
0:00
0:00
Yazarın Diğer Yazıları
Osman Nuri Topbaş
Tüm Yazı Arşivi



Hakikaten manevi terbiye neticesinde kazanılan kalbî olgunluk, insan idrakini zahiri ilmin üstünde bir ufka taşır ki buna “marifet” denir. Bu ise ancak bazı tasavvufî temrinler sayesinde elde edilebilir. İnsan, bu görüş ufkuna ulaştığı zaman, ne kadar büyük bir âlim de olsa, acziyetini idrak ederek ilmine mağrur olma hastalığından kurtulur. Sonsuz ve girift hakikatler meşherine doğru açılan tefekkürü, hayret ve acz duygularıyla dolar. Akl-ı selim ile düşününce de anlar ki bilmek sadece zahiri seyretmek değil; bir sırrı çözmektir. Bilmek, hakikatte büyük nizamın muammasını çözmek ve ilâhî sırlara agâh olabilmektir.

 

Hiçbir insan, sırf aklıyla hakikate ulaşamaz. Zira kâinat, akılla tahlil edildiğinde sayısız muamma ile karşılaşılır. Akıl, dünya işlerini görmekte faydalıdır ama ilâhî vahiyden feyizlenmediği takdirde hakikat yolunda kifayetsizdir. Hakikate ulaşmak, akla ilâveten bir iman ve aşk işidir. Vahiyle terbiye edilmiş selim bir muhakeme, hakikat arayışında kulu bir noktaya ulaştırabilir. Onun ötesindeki sır ve hikmetlerin idrakindeyse ancak gönül kanatları ile mesafe alınabilir.

 

 

“Bir nahiv (dilbilgisi) âlimi gemiye binmişti. Sefer esnasında ilmine mağrur bir şekilde gemici ile sohbete koyuldu. Gemiciye zaman zaman muhtelif sualler sordu ve muhatabından cevabını alınca da gemiciye karşı ilmiyle iftihar etmek üzere:

-Yazık! Ömrünün yarısını cahilliğin yüzünden heba ve ziyan etmişsin, diyerek onunla istihza etti.

Temiz kalpli gemicinin, bu küçük düşürücü davranışa gönlü kırıldı ise de olgunluk gösterip nahivciye cevap vermedi, sustu. Derken şiddetli bir fırtına çıktı ve gemiyi müthiş bir girdabın içine sürükledi. Herkesi büyük bir telaşın kapladığı o hengâmede gemici, nahivciye döndü ve:

-Ey üstat, yüzme bilir misin? diye sordu.

Nahivci, solmuş sararmış bir vaziyette titrek bir sesle kekeledi:

-Hayır bilmem!..”dedi.

Bunun üzerinde gemici, mahzun bir eda ile şu mukabelede bulundu:

-Nahiv bilmediğim için benim yarı ömrüm mahvolmuştu, öyleyse şimdi senin bütün ömrün mahvoldu. Zira gemimizin bu girdaptan kurtulma imkânı yoktur. Ey nahivci, bu deryada nahivden ziyade yüzme ilminin daha faydalı ve zaruri olduğunu bilmiyor muydunuz?..”

Bu kıssadaki nahiv ilminden murat, bütün dünyevî ve zahiri ilimlerdir. Faydalı ilim ise, ihtiyaca cevap veren ilimdir. Beşerin en büyük ihtiyacı, bedenle birlikte ruhun da ebedî saadetini temin etmektir. Bu da, Allah rızasını kazanmaya bağlıdır. Allah’ın rızası ise, kâmil imanla birlikte salih amellerle elde edilebilir.

Yine kıssadan anlaşılacağı üzere; bu fani vücut gemisi ölüm girdabında çırpınırken yani dünyaya büyük veda anı olan ecel yaklaşınca; asıl ihtiyaca cevap vermeyen, yaşanmayan, irfana dönüşmeyen, ruhsuz, kuru ve sırf nefsin rahatına hitap eden bilgiler fâide vermeyecektir.

Öyleyse ecel gelmeden önce bütün bilgileri Allah rızasını kazanmaya medar olabilecek bir vasfa dönüştürmek icap eder. Çünkü vücut gemisi ölüm ile çatırdarken, sırf toprağa terk edilecek bedenin rahatına yarayan ilimlerden bir medet umulamaz. O anda “kalb-i selîm”e ihtiyaç vardır. Kalbinse ecel gelmeden önce, nefs engelini bertaraf etme neticesinde bu vasfı kazanması gerekir. Bu merhaleye ulaşamayanlar, açıldıkları bu engin deryada helâk olmaktan kurtulamazlar. Fakat nefsini ölmüş sayılabilecek derecede gurur, kibir ve heveslerden kurtaranı, derya misali bu yeni âlem başı üzerinde taşır, onu helâk olmaktan kurtarır. Bu keyfiyeti izah için buyrulmuş olan:

“Mûtûkableentemûtû” yani “ölmeden evvel ölünüz” nasihatine gönül vererek iç dünyamızdaki nefsanî temayülleri en az seviyeye düşürebilmeye gayret etmelidir. Nefsanî arzuları bertaraf için insanın zaman zaman kendini murakabe etmesi lâzım geldiği hususundaki:

“Hâsibûkableentuhâsebû” yani “İlâhî mahkemede hesaba çekilmeden evvel, nefsinizi hesaba çekiniz.”ikazını da hatırdan uzak tutmamalıdır.

Bilginin şahsîleşip, selim bir idrakin derinliklerine kök salmasına, “irfan” denir. Arif ise, bildiklerinin derunundaki sır, hikmet ve ilâhî tecellilere vâkıf olmuş yani irfan sahibi kimse demektir. Bu olgunluğa erişememiş ilim sâhipleri hakkında; “Âlimdir, fakat arif değildir.” denir. Böyle kimselerin bilgileri, kitaplardaki gibi sabit ve mahfuzdur. Bu durum, tıpkı ambardaki tohuma benzer. O tohum, ancak toprağa kavuştuğunda neşv ü nemâ imkânı bularak inkişaf eder. Aksi hâlde böyle bilgiler, fikir imal etmeye ve zihinden kalbe inerek duyguları derinleştirmeye muvaffak olamaz. Bundan dolayı, böyle bilgilere kitabi bilgi denir.

Yerinde ve doğru olarak kullanıldığı takdirde her ilmin bir fayda sağlayabileceği muhakkaktır. Ancak, insanın her iki cihan saadet ve selâmeti için bu ilimlerin sırf zahiren tahsil edilmesi kâfi gelmez. Bu noksanlığın telafisi için de İslâm, ilimlerin doğru ve hayırlı yerlerde kullanılmasını sağlamak ve şerre âlet olmasına mani olmak gayesiyle “ilm-i nâfî” ile kalbî hayatı tezyin eylemiştir.

Nitekim Merhum Mahir İz Hoca Efendi de kalbî derinlikten mahrum bir ilmin noksan olduğunu ve bu noksanlığı bertaraf etmenin yegâne çaresinin de manevi irşat görmek olduğunu ifadeyle şöyle der:

“İlmin kîl ü kâlini daima bir noktada toplamak mümkün olmadığından, hiçbir zaman ilmî tetkikten geri kalmamakla beraber; asıl hakikate vâkıf olmanın, ancak ehlinin irşadı sayesinde mümkün olabileceğine inanırım. İşte bu sebeptendir ki, yakaza dışı bir işaretle, irade merdivenimi marifet semasına miraç için feyz-i Sâmî’ye rabteyledim.” (Yılların İzi, s. 396)

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

450. Sayı Haziran 2020