Sayı : 437   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Editörden

Ribat Dergisi Editör

Değerli Okuyucularımız

  • 05 Mart 2019
  • 117 Görüntülenme
  • 435. Sayı / 2019 Mart

Müslüman insan hangi çağda ve nerede yaşarsa yaşasın, yaşadığı ülkeyi ve bu ülkenin şartlarını tanımak ve anlamakla mesuldür. Yani ülkesinin imkânlarını, işleyişini, yanlışını, doğrusunu bilmeyen, araştırmayan bir Müslüman vebal altına girecek ve İbn Abidin’in tarifiyle de “cahil insan” olarak karşılık bulacaktır.

Yüce Allah birçok millete yaşam şekillerini değiştirmesi için pek çok Peygamber göndermiştir. Bu, Allah’ın toplumların işleyişine bizzat müdahil olduğunun, kullarının da müdahil olmasını irade ettiğinin ve Müslüman kullarını yaşadıkları bölgede vuku bulan hadiselerden de hesaba çekeceğinin bir ispatıdır. O halde Allah’ın arzında yaşananlardan, yönetim şekillerinden bihaber olmak ve bunları da içine girilmemesi gereken politika ve siyasete dair işler olarak görüp, gereksiz olduğunu söylemek, Müslüman’ın hayattan koptuğunu, İslam âlemini ilgilendiren bu gerçeklere karşı kayıtsız kaldığını gösteren acı bir gerçektir. O halde bizlerin de Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak, ülkemizde olup bitenlerden hesaba çekileceğimize olan imanımızı tazelememiz gerekmektedir. Aksi takdirde ülkede dönen çarkın İslam’a tamamen zıt olduğunu söyleyip uzak durmayı tercih eden zihniyete Kur’an-ı Kerim başka bir kapı açmış, “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: Ne işte idiniz! dediler. Bunlar: Biz yeryüzünde çaresizdik, diye cevap verdiler. Melekler de: Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya! dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir(Nisa, 4/97) demiştir. O halde ülke Müslümanları olarak karşımızda iki seçenek bulunmaktadır ki bunlar ya farzlar için mücadele ederek ülkede yaşamını idame ettirmek, ya da İslam’a uygun bulmadığı, aciz kaldığı bu ülkeden hicret etmektir. Bu ülkede yaşayıp, imkânlarından faydalandığı halde hâkim güç tarafından devam ettirilen adalet, toplumsal barış, medeniyeti inşa etme mücadelesine karşı etkisiz kalıp hem de bu mücadelenin içinde bulunanları pek çok şeyle itham etmeye çalışmak, Müslüman’a sunulan bu iki hakkın çok ötesinde ve gülünç bir durumdur.

Müslüman’ın, Müslüman ailenin, Müslüman cemiyetin ve Müslüman milletin-ümmetin tarifi : “İnsanlaşmış devlet ve devletleşmiş insan.” Hangi dönemin devleti insanlaşmışsa, halkına, milletine, ümmetine altın çağını yaşatmıştır. Devleti bir baskı, zulüm, menfaat, işkence aracı yapmış olan zalimler ise halkına kan kusturmuşlardır. Bugün, dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslüman ümmetin tamamı zulüm devleti değil, hukuk devleti istiyor. Kendisine ait bir siyasi hâkimiyet anlayışı, dünya görüşü, eşya bilgisi, ölçü ve standartlar dizisinin bulunmasını istiyor. Bir hizmetin gerçekleşmesinde bedel öneniyorsa, o hizmetin ömrü uzun olur. Müslüman ümmet bugün bedel ödüyor. Filistin’de, Gazze’de, Mısır’da, Suriye’de, Balkanlarda, Kafkaslarda, Anadolu topraklarında bedeller ödeniyor. Bu ödenen bedelleri, en iyi bilen ise Allah’tır. Rabbimiz, kendisinin rızası için ödenen bedelleri boş çevirmez.

İnsan, başkalarına ihtiyaç duyan, başkaları tarafından da kendisine ihtiyaç duyulan, iradeli, akıllı, sorumlu, birlikte değer üretebilen varlıktır. Yine aynı insan, başka hiçbir varlıkla kıyaslanamayacak kadar özgün yaratılışa sahiptir. Bu özgünlük şahsiyet kazandığında insan, artık güdülenemez, problemleri fark eden, çözüm için kolları sıvayan ve nesne olmaktan çok uzak, inşanın tam orta yerinde duran, tüm ıslah faaliyetlerinin yegâne öznesi haline gelmektedir.

Gördüğü ve şahit olduğu menfilikler karşısında bir şeyler yapmak için yola koyulan, daha fazlasını yapmak için yanına birilerini de aramaya başlayacaktır. Artık âlemdeki konumunu tayin etmiş, kendi vazifesini en açık şekliyle idrak edip kabullenmiş bu insan, belirleyici, yön verici, çığır açıcı, çağ değiştirici, nice güzel inkılâpların mimarı bir şahsiyet olacaktır.

Her akıllı yolcunun yapacağı ilk iş, kendisine yol arkadaşı aramaktır. Zira “refik tarikten önce gelir”, yani “arkadaş, çok kere yoldan daha ehemmiyetli olabilir” denilmiştir. Bu yola revan olanları öyle yokuşlar beklemektedir ki, dizlerin dermanı kesilecek, hatta kimi zaman ümitler tükenmeye yüz tutacaktır. İşte yol arkadaşları, dermanlarını ve umutlarını paylaşmakta ve paylaştıkça büyüyüp, rahatlamaktadırlar.

“Siyaset, maslahat ve zaruret” üçlüsü Allah’ın dinine hizmet için yola çıkan her insan ve kurumun doğru bir şekilde anlayıp, kavrayıp, uygulama yapacağı temel noktalardır. Konunun önemine binaen siz değerli okurlarımızın huzuruna bu sayımızda “Siyaset-Maslahat ve Zaruret” dosyasıyla çıkıyoruz.

Makaleleriyle huzurlarınızda olmamıza vesile olan bütün yazarlarımıza en kalbi teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Siz değerli okurlarımızı, “siyaset, maslahat ve zaruret” konusunda bilgilendirmek için dergimizi baştan sona okumaya davet ediyoruz.

 

435. Sayı Mart 2019