Sayı : 452   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

İrfan Mektebi

Osman Nuri Topbaş

Kur'an-ı Kerim Karşısında Mesuliyetimiz

  • 08 Nisan 2020
  • 230 Görüntülenme
  • 448. Sayı / 2020 Nİsan
Yazıyı Dinle
0:00
0:00
Yazarın Diğer Yazıları
Osman Nuri Topbaş
Tüm Yazı Arşivi



Kur’an’a karşı gösterilen ihmalden daha ziyade insanın manevi hayatını karartan bir hata yoktur. Hazret-i Peygamber (sav), ümmetinin günahları gösterildiğinde en büyük günah olarak “öğrendiği Kur’an’ı unutma”yı görmüşlerdir. Bu münasebetle hem kendimizi ve hem de evlatlarımızı öğrenmeye ve yaşamaya çalıştığımız Kur’an-ı Kerim’in muhabbet ve ahlâkı ile teçhiz etmeliyiz.

 

 

 

Her milletin geleceği onun kendi gençliğinin haiz olduğu hususiyetlere bağlıdır. Her devrin gençliği, kendi karakterine uygun, kendi enerjisini harcayabildiği ayrı bir heyecan âleminde yaşar. Heyecan, yani içten gelen güçlü duygular ise, devrin kıymet hükümlerinden gıdalanarak şekil kazanır. Toplum bu duygularla yoğrulur. Bazen genç ruhlarda bu temayüller ateşli bir inanç hâlini alır. Hâlbuki gençlik, imanın heyecanını layığı ile idrak nispetinde değerlidir. Her millet kendi gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır.

 

 

 

İnsanları saadet ve olgunluğa, milletleri şeref ve ululuğa götüren hakikatler cenneti olan Kur’an-ı Kerim’in, ihmalinden doğacak büyük musibetleri, ağır mahkûmiyetleri düşünüp ona göre davranmanın her olgun gönül sahibi, zeki Müslüman’ın birinci vazifesi olduğundan şüphe edilemez.

 

 

 

İnsanı en mükemmel bir surette halketmiş bulunan Cenab-ı Hakk, onu akıl, idrak ve izan gibi müstesna meziyetlerle donatmıştır. Bu meziyetlerin tabii ve mantıkî neticesi “mesuliyet”tir. Varlıklar içinde eşsiz bir mevkii haiz olan insanoğlunun en büyük mesuliyeti, Rabbine karşı “kulluk” vazifelerini layığı ile ifa edebilmesidir.

Cenab-ı Hakk’ın insana dünyadaki lütuf ve ikramlarının en büyüklerinden biri, onu Kur’an-ı Kerim’e muhatap kılmasıdır. Ancak bunun da mesuliyetleri artırdığı muhakkaktır. Çünkü her nimetin mukabilinde bir külfetin bulunması mantıkî bir zarurettir.

Allah, âlemi bütün eşyası ile insana bir emanet olmak üzere tevdi buyurmuştur. Evlat, mal-mülk, sıhhat, hepsi bu muhteva içinde düşünülmelidir. İnsan bunları titizlik ve hassasiyetle kullanmak ve muhafaza etmekle mükelleftir. Bu emanetler yekûnunun zirvesini teşkil eden ise Cenab-ı Hakk’ın Sevgili Peygamberimiz (sav) vasıtası ile insanlığa bir hidayet rehberi olmak üzere lütfettiği Kur’an-ı Azîmüşşân’dır. Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Peygamber (sav)Efendimiz Veda Haccı’nda ümmetine bıraktığı emanetler arasında evveliyatla Kur’an-ı Kerim’i zikretmiş ve onun muhtevasını kâmil bir surette tebliğ vazifesini ifa eylediğine dair ashâbdan ikrar almıştır. Sonra da üç kere “Şahit ol ya Rabbi!” buyurarak Cenab-ı Hakk’a iltica etmiştir.

İnsan kelâmı ne kadar yüksek olursa olsun yine de muayyen bir hududu vardır. Her akıl sahibi lisan ehli onu az çok kavrayabilir. Fakat Cenab-ı Allah’ın kelâmında, sınır tanımayan bir genişlik, nihayetine varılamayan bir enginlik, doyulmayan ezelî bir ahenk ve ebedî bir lezzet vardır. Beşerî ilim ve tefekkür ne kadar yükselirse yükselsin Kur’an-ı Kerim’in muhtevasındaki hakikatlerin ufkuna asla varamaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim zat-ı ilâhideki hakikatlerin kâffesinin bizim idrak dünyamıza kelâm suretindeki bir tezahürüdür. Rabbin zatını kavrayamamak gibi Kur’ânî hakikatlerin nihayetine varmak da beşer idraki için mutlak bir surette imkânsızdır.

Kur’an-ı Kerim’in ihtiva eylediği manaları belirtmek için yapılan tefsirler ve tercümeler; sonsuz bir denizden kabımızın hacmi kadar su almaya benzer.

Nitekim Cenab-ı Hak, ayet-i kerimede Kur’ânî gerçeklerin sonsuzluğuna dair şöyle buyurur:

“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.” (Lokmân, 31/27)

 

İnsanın ruh ve bedeninin amil olduğu fiillerdeki değer ve ahenk, Kur’an-ı Kerim’in füyûzât ve rahmetinin eseridir. O füyûzâttan mahrum kalındığı zaman bu ahenk bozulur ve beşerî hayat nefsanî arzuların girift bir çatışma sahası haline gelir. Esasen kâinat, kürelerden zerrelere kadar ilâhî tayinle gerçekleşen bir nizama tabidir. Ancak, insanoğludur ki kendisine verilmiş olan “cüz’i irade”sini doğru kullanmayarak bu umumi ahenk ve nizamın dışına çıkabilir. Bu âlemin sırf insan için imtihan âlemi olmak hususundaki muradı-ı îlâhiyyeye bağlı olarak beşere verilmiş olan o cüzî iradenin ilahi emirlerle terbiye edilememiş olması ne büyük hüsrandır.

Kur’an-ı Kerim, aynı zamanda insanı doğruya, güzel ahlâka, kulluk idrakine, ilâhî saadete davet eden öğütler, emirler ve nehiyler mecmuasıdır. Yine Kur’an-ı Kerim, kâinattaki güzelliklere, zarafet ve kudret akışlarına dikkat çekerek mü’minin iç dünyasında iman heyecanı uyandırır. Kulu bu ilâhî nizam karşısında hisli bir yürekle ürpertir. Allah (cc) ve peygambere muhabbet iklimine götürür.

Hazret-i Peygamber (sav):

“Kur’an’a sımsıkı sarılınız, onu rehber ve kumandan biliniz. Zira o, âlemlerin terbiyecisi olan Allah’ın mübarek kelâmıdır. O’ndan geldi, yine O’na varacaktır.” buyurmuştur.

Gönül insanı için Kur’an-ı Kerim, tefekkür dünyasının derinliklerine açılan ihtişamlı bir kapıdır. Kanayan ruhlara şifa, yorgun gönüllere safa bahşeden ilâhî bir hikmet membaıdır. Kur’an’dan uzak bir hayat, mutlak bir ebediyet intiharıdır. Dehşetengiz ölüm gerçeği karşısında ruhlara teselli sunan ve ölümü Rabb’e kavuşmanın yegâne vasıtası olarak bir şeb-i arûs yani mutlu bir vuslat olarak takdim eden ilâhî bir lütuf kaynağıdır. Kelâmların en güzeli o olduğu için beşere ait sesin ihtişamı ve güzelliği de Kur’an tilâvetinde kemale ulaşır. Hakikate müştak gönüller her sese doyabilir fakat Kur’an sesine asla! Onun nağmesinde, katılaşmamış kalpler için cennet rayihaları tüter.

Ancak Kur’an’ın sırf sedasına kulak verip, derunundaki hikmetlere ulaşamayan gafiller, onun beşer hayatındaki matlup olan bereketinden mahrum kalırlar.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

448. Sayı Nİsan 2020