Sayı : 431   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

İrfan Mektebi

Osman Nuri Topbaş

Aklın ve Kalbin İhtiyacı, İlim ve Eğitim

  • 05 Eylül 2018
  • 278 Görüntülenme
  • 429. Sayı / 2018 Eylül
Yazıyı Dinle
0:00
0:00
Yazarın Diğer Yazıları
Osman Nuri Topbaş
Tüm Yazı Arşivi



Gerçek ilim; yaşanmak suretiyle irfan ve mârifetullah ile bezenerek kalpte mekân bulduğunda kulu sonsuzluğun seyyahı eyler. Kalp, Haccâc-ı Zalim’in katılığından çıkar, Yunus’un şefkat postuna bürünür. İlim bu bakımdan, insana öncelikle kendisini tanıtmalı, varlığın gayesini bildirerek “mârifetullâh” a kapı aralamalıdır. Yani ilim, irfan kıvamında olmalıdır.

 

İlim ve irfan öyle bir nur ve ziynettir ki bunu elde etmek için onun mekân tutacağı yerlerin, yani kalbin, evvelâ lüzumsuz ve zararlı şeylerden tahliye edilmesi gerekmektedir. Bu bakımdan Peygamberler önce ayetleri okurlardı, sonra da bu ayetlere inanan ve gönül veren kimselerin nefislerini aşırılıklardan, çirkinliklerden arındırarak kalplerini manevi kirlerden tasfiye ederlerdi. Daha sonra da tezkiye ve tasfiye olunmuş kimselere kitap ve hikmeti talim ederlerdi.

 

Şuna dikkat edilmelidir ki; kalbe erişmeyen bilgi, irfana dönüşmez. İrfandan mahrum bir bilgi ise sahibini dalâlete sürükleyebilir. Manevi duygular ve faziletlerle teçhiz edilemeyen insan, sürekli kötülüğü emreden nefsinin kaba kuvvetine terk edilmiş olur.

 

 

Cenab-ı Hak ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “(Rasûlüm) de ki: Rabbim, ilmimi artır!..” (Tâhâ, 20/114)

Çünkü bu artış, insanın kıymet ve şerefinin artışıdır. Bu kıymet ve şeref, insanı iki cihanın gözdesi yapacak bir değerdir. Çünkü ilim, insanın, hem kendisini hem çevresini hem de Rabbini tanımasını sağlayan ilâhî bir aynadır. Öldükten sonra dahi insanın derecesini artırmaya vesile olan sonsuz bir kazançtır.

Hadis-i şerifte buyurulur: “İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı evlât.” (Müslim, “Vasiyye”, 14)

Bir nahiv (dil bilgisi) âlimi gemiye binmişti. Sefer esnasında ilmine mağrur bir şekilde gemici ile sohbete koyuldu. Gemiciye zaman zaman muhtelif sualler sordu ve muhatabından “bilmem” cevabını alınca da ona karşı ilmiyle iftihar etmek üzere;

–Yazık! Cehaletin sebebiyle ömrünün yarısını heba ve ziyan etmişsin, diyerek onunla istihzâ etti.

Temiz kalpli gemicinin, bu küçük düşürücü davranışa gönlü kırıldı ise de, olgunluk gösterip nahivciye cevap vermedi, sustu. Derken şiddetli bir fırtına çıktı ve gemiyi müthiş bir girdabın içine sürükledi. Herkesi büyük bir telâşın kapladığı o hengâmede gemici, nahivciye döndü ve;

–Ey üstad, yüzme bilir misin?” diye sordu.

Nahivci, solmuş sararmış bir vaziyette titrek bir sesle kekeleyerek;

–Hayır bilmem!.. dedi.

Bunun üzerine gemici, mahzun bir eda ile şu mukabelede bulundu:

–Nahiv bilmediğim için benim yarı ömrüm mahvolmuştu, öyleyse şimdi senin bütün ömrün mahvoldu. Zira gemimizin bu girdaptan kurtulma imkânı yoktur. Ey nahivci! Bu deryada nahivden ziyade yüzme ilminin daha faydalı ve zaruri olduğunu bilmiyor muydun?..”

Bu kıssadaki nahiv ilminden murad, sadece dünyevî ve zahiri ilimlerdir. Asıl faydalı ilim ise, ihtiyaca cevap veren ilimdir. Beşerin en büyük ihtiyacı, bedenle birlikte ruhun da ebedî saadetini temin etmektir. Bu da, Allah rızasını kazanmaya bağlıdır. Allah’ın rızası ise, kâmil imanla birlikte salih amellerle elde edilebilir.

Yine kıssadan anlaşılacağı üzere; bu fani vücut gemisi ölüm girdabında çırpınırken, yani dünyaya büyük veda anı olan ecel yaklaşınca; asıl ihtiyaca cevap vermeyen, yaşanmayan, irfana dönüşmeyen, ruhsuz, kuru ve sırf nefsin rahatına hitab eden bilgiler fayda vermeyecektir.

İlm-i nâfî olgunluğundan mahrum bir kimse, faraza hukuk tahsili gördükten sonra, hak ve adalet tevzi edeceği yerde bir cellat; tıp tahsili yapmış bir kimse de şifa dağıtacağı yerde bir insan kasabı kesilebilir. İlmî kabiliyetine rağmen, merhamet ve muhabbetten mahrum bir idareci ise emri altındakilere yalnız zehir saçar.

Böyle kimseler; bir cahilin cehaletiyle yapamayacağı zararın daha beterini, ilmi kendi menfaatine âlet ederek kolaylıkla irtikâp edebilirler.

Gerçekten, insanı gurur ve kibre sevk eden, sonunda da helâk girdabında boğan bir ilim; zahiren güzel ve faydalı şeylerden ibaret olsa bile hakikatte vebalden başka nedir ki? Bunun için Allah Rasûlü (sav), Cenab-ı Hak’tan ilmi daima bu istikamette talep etmiş ve şu niyazda bulunmuştur: “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım!..”

Buna göre ilim, hikmette derinleşmektir. Muammayı çözmektir. Her şeyde mevcut Cenab-ı Hakk’ın mesajını alabilmektir. Meselâ tıp bilgisi, Allah’ın vücuda yerleştirdiği muazzam kaidelerle ilgilenir. Ancak bu ilgide kalmayıp bir adım öteye gitmeli ve vücuttaki kaidelerde meknuz ilâhî sanatı görebilmelidir.

Çünkü ilim, seyretmek değil, sırları çözmektir.

Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’tan hakkıyla ancak âlim kulları korkar.” (Fâtır, 35/28) buyurulduğu cihetle Allah’ın azamet ve kudretini lâyıkıyla kavramak da, her şeyden önce bir ilim işidir.

Kısacası ilmin en öz gayesi; önce Allah’ı bilmek, sonra da dünya ve ahiret saadeti için lüzumlu olan bilgileri devşirerek iki âlemde kurtuluşa ermektir. Aksi hâlde ilim, sırat üstünden bizi cehenneme yuvarlayacak bir çelme hâline gelir.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

429. Sayı Eylül 2018