Sayı : 476   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Başyazı

Abdullah Büyük

Tağut'tan Allah'a Sığınmak

  • 07 Ağustos 2021
  • 608 Görüntülenme
  • 464. Sayı / 2021 Ağustos



Yıllar sonra gelecek bir kişinin dahi imanı için türlü türlü eziyetlere katlanan, buna rağmen de Allah’a yalnızca kendi aczini şikâyet eden bir Peygamber (sav)’in ümmeti olarak tebliğ ve irşada dört elle sarılmalı, bu ümmetin ayakta kalmasını ancak böyle sağlayabileceğimizin bilincinde olmalıyız.

 

İslam, inancın istikrarlı olmasını emretmiştir. Yani İslamiyet bir müminin hayatını tümüyle kendi hâkimiyeti altına almasını onun üzerine bir borç, bir farz olarak yüklemiştir. Bazı hususlarda İslamiyet’in hâkimiyetini kabul edip bazı hususlarda yabancı hâkimiyetler altına girip, bu farzı çiğneyenler bizzat Allah tarafından müminler arasından çıkartılıp münafıklar zümresine dâhil edilmektedir.

 

Efendimiz (sav) Mekke’de değeri, kameti ölçülemediğinden sakinleri tarafından dışlanmış, kovulmuş ve kötü muamelelere tabi tutulmuştu. İçinde Allah’ın ayetlerini tebliğ etme aşkı yanıp tutuşan Hz. Peygamber Mekke’ye yetmiş kilometre uzaklıktaki Taif’e doğru, belki bir kişi daha iman edip dünya ve ahirette felah bulur ümidiyle yola çıkmıştı. Fakat Taif’te “Allah bir ve ben O’nun peygamberiyim.” diyerek tebliğde bulunmak için çaldığı tüm kapılar yüzüne kapandı. Üç gün burada kalıp tüm sakinleri ziyaret etmesine rağmen O’nun tebliğini kabul eden olmadığı gibi beldelerine gelmiş bu misafire iyi davranan, konuk eden, yiyecek, içecek bir şeyler veren de olmadı. Üçüncü gün şehrin ileri gelenleri topladıkları köle ve cariyelere bu misafiri taşlamak suretiyle kovmalarını emrettiler. Köleler tarafından saldırıya uğrayan Efendimiz (sav)’in mübarek bedeninden akan kan ayakkabılarını doldurmaya başlamış ve bu haldeyken şehirden zor bir şekilde ayrılmak durumunda bırakılmıştı. Ayaklarına kadar gelen Allah’ın Habibi’ni, âlemlere rahmet olan son Peygamber (sav)’i bu şekilde şehirlerinden uzaklaştırmaya çalışmışlar, O’na insani bir şekilde yaklaşmadıkları gibi, O’nu yaralamışlardı. Mekke’den boynu bükük bir şekilde Taif’e gelen Hz. Muhammed (sav) buradan da garip bir şekilde ayrılmak zorunda kalmıştı. Tam şehirden uzaklaştığı böyle bir esnada ellerini kaldıran Allah Rasulü (sav) “Allah'ım! Kuvvetimin zayıflığını, çaresizliğimi ve halk üzerindeki güçsüzlüğümü ancak sana şikâyet ederim. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi! Güçsüzlerin Rabbi sensin. Sensin benim Rabbim. Beni kime bırakıyorsun? Beni asık suratla karşılayan yabancılara mı? Yoksa işimi eline teslim ettiğin bir düşmana mı? Eğer bana karşı gazap etmediysen, ben hiçbir şeye aldırış etmem. Fakat afiyetin benim için daha engindir, daha hoştur. Gazabına uğramaktan veya azabına layık olmaktan, karanlıkları yırtıp aydınlatan, dünya ve ahireti selamete ulaştıran zatının nuruna sığınıyorum. Sadece sana iltica eder ve senin rızanı dilerim. Senden başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.” (Said Ramazan el-Butî, Fıkhu’s-Sîre, -Daru’l-Fikr, 1400/1980- s.136-140, Şuhbe, I, 402) diyerek Allah’a yalvarmış, kendi kurtuluşları için ayaklarına kadar gittiği insanların onu ıstıraplar içinde şehirlerinden uzaklaştırmalarından sonra kendi acizliğini Allah’a şikâyet etmişti. Bu esnada Allah Teâlâ kalbi kırık, gözü yaşlı Rasulüne durumunu gördüğünü, dağlarla ilgili meleği ona gönderdiğini, dilemesi halinde Taiflileri iki dağın arasında ezebileceğini söyledi. Bu esnada hemen elini kaldıran Allah Rasulü “Belki nesillerinden Allah’a kulluk eden biri çıkar.” (Buharî, “Bed’ul-halk”, 7; Müslim, 1795) buyurarak Taiflilerin helak olmalarını istemedi.

Yıllar sonra gelecek bir kişinin dahi imanı için türlü türlü eziyetlere katlanan, buna rağmen de Allah’a yalnızca kendi aczini şikâyet eden bir Peygamber (sav)’in ümmeti olarak tebliğ ve irşada dört elle sarılmalı, bu ümmetin ayakta kalmasını ancak böyle sağlayabileceğimizin bilincinde olmalıyız.

“Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzab, 33/36)

Yani Allah tesettür için bir şekil emretmişse müminler bunun alternatif bir şeklini seçme hürriyetine sahip değildir. Allah Teâlâ müminlere iktisat meselesinde, faiz hakkında kararını açıklamışsa ve bu meselede vuzuhat kesp edilmişse müminlerin faize yeni alternatif biçimler getirmesi mevzu bahis olmamalıdır. Aksi halde Allah ve Rasulü tarafından nihayete erdirilen, kesin hüküm beyan edilen İslam anayasası kurallarında tebdil yapmaya gayret edenler Allah ve Rasulü’nün dairesinden, Kur’an-ı Kerim hududundan, şeriat sınırından çıkmış olurlar. İşte bu ayrışmaya namzet olmamak için Allah’ı rab, Hz. Muhammed (sav)’i peygamber kabul etmiş olan Müslümanların, onların hüküm verdiği meselelerde seçme hakkı yoktur, teslim olma hakkı vardır. Bunun yanında müminleri şeytanın, nefsin, tağuti sistemlerin hâkimiyeti altına sokmak için başlatılan kampanyalara da imanları ve şuurlarıyla karşı çıkma mesuliyetleri ve sorumlulukları bulunmaktadır. Bu karşı çıkma ve baş kaldırma da imanı ve itikadına yaraşır biçimde olmalı, Hz. Peygamber’in en azılı kâfirlere karşı nasıl muamele ettiği unutulmamalı; muhatabı müşrik de olsa Müslümanca tavır takınmalı, Müslümanca konuşmalı ve onu iman dairesine çekebilmelidir.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

464. Sayı Ağustos 2021