Bedir, Uhud ve Hendek ne ilkti nede son olacaktı. İslam ümmeti yüzyıllardır nice Bedirler yaşamış, Uhud'un o zorlu atmosferini hissetmiş ve Hendek'teki gibi şer odaklarının kurduğu ittifaklar ile savaşmak zorunda kalmıştı.
O (sav)Bedir'deydi. Kur'an Bedir'e yevmü'l furkan diyordu. Furkan günü, ayrışım günüydü. Hak ile batılın, yalan ile gerçeğin, iman ile inkarın birbirinden tamamen ayrıldığı gün. Eşit güçlerde olmayan iki ordu karşılıklı saf bağlamıştı. Ordunun komutanı çadırında ridası omuzlarından düşercesine dergah-ı Ahadiyet'e haykırıyordu: "Allah'ım bana vaadini (zaferini) ulaştır. Allah'ım bana vaadini (zaferini) eriştir. Ya Rabbi! Eğer İslam'ın ehlinden olan şu küçücük cemaati helak edersen (mağlubiyete uğratırsan) yeryüzünde senin ismini yüceltecek hiç kimse kalmayacak!" ( Müslim, "Cihad", 58; Ebu Davud, 2960)
O (sav)Uhud'daydı. Uhud sarp yokuştu. Söz dinlenmemiş, okçular ayneyn tepesini terk etmiş, inkâr cephesinin süvarileri bu fırsatı çok iyi değerlendirerek, arkadan Müslümanları kuşatmışlardı. Önce Seyyidina Hamza yıkılmıştı, Uhud'un eteğinde... Sonra aşk abidesi Musab. Kanlar dökülmüştü, dişler kırılmıştı. Her şeye rağmen bir ses yankılanıyordu, tüm rahmet ve içtenliği ile.Diyordu ki: "Allah'ım! İnkâr eden şu kavmimi bağışla. Çünkü onlar beni ve gerçekten hakikati bilmiyorlar" ( Buhari, 1452; Müslim, "Cihad", 104 )
O (sav)Hendek'teydi. Bölgenin tüm düşman güçleri bir araya gelmişlerdi. 24.000 kişilik bir ordu ile Medine'ye doğru yola çıkmışlardı
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız




















