Aslında ağırdan alışlarımız, gönülsüz davranışlarımız, iğreti bakışlarımız, teğet geçişlerimiz ruh halimizi ele veriyor. Nerede durduğumuzu gösteriyor. Sürekli geçiştiriyorsak, gecikiyorsak, gevşiyorsak, geveliyorsak, görmemezlikten geliyorsak, sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmiyorsak tüm bunlar ciddi bir gafletin göstergesi değil midir?
Fırsatlar arttıkça, nimetler çoğaldıkça bir hantallık, bir tembellik illetidir başını aldı gidiyor. Öyle bir hal ki, haftalık bir sohbet bile zaid geliyor. İş yoğunluğundan kitap okuma lüksü yok. Aylık bir aidat bile yük oluyor. Okumak, uyarmak, uğraşmak, uygulamak yok. Uygun adam; evden işe, işten eve.
Sorumluluklarımız hatırlatıldığında, bir görev yüklenmemiz teklif edildiğinde, genelde ilk tepkimiz, savunma refleksimiz şu ifade ile kendini gösterir:
"Ortam müsait değil."
Müsait olamayış sadece ortamla da sınırlı değil. Toplum, sistem, çevre, konsept, konjonktür, zaman, zemin, özel durumlar namüsaitliğin nedenleri. Yani sorumluluktan sıyrılmanın yollarını çoğaltabiliriz. Nice meşgaleler, bitmez mesailer müsait olamayışımızın hazır gerekçeleri.
Bu algının geldiği nokta ise; müsait zamanlar Müslümanlığı. Tüm zamanların Müslümanlığından, ortamın müsaitliğine bağlı bir Müslümanlık. Boş vakitler uğraşısı.
Sormak gerekmiyor mu? Kulluk bir hobi mi, alışkanlık mı, adet mi ki müsait zamanlara sarkıtalım?
Evet, bu bir fantezi mi? Faraziye mi? Fuzuli bir uğraş mı? Yoksa bir fariza mı?
Esas olan; kulluk da kararlılık, dava da süreklilik, mücadele de tutarlılık değil mi?
Kul olmanın külfetine katlanmadıktan sonra, bu nice bir kulluktur demezler mi?
Bu yükü yüklenmeye, sorumluluk almaya yürek el vermiyorsa elbette o zaman ortam müsait olmayacaktır.
Canımız istemiyorsa, kendimizi rahatlatacak yorumlar bulmakta zorlanmayız. Kafamız basmıyorsa teviller kırılagider, her şeye bir şekilde yol bulabiliriz
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız




















