Sayı : 427   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Gelenek

Ali Kemal Kakan

Tarih ve Tasavvuf, Eşyalar, Kıyafetler

  • 09 Ocak 2018
  • 366 Görüntülenme
  • 421. Sayı / 2018 Ocak
Yazıyı Dinle
0:00
0:00
Yazarın Diğer Yazıları
Ali Kemal Kakan
Tüm Yazı Arşivi



Fetihlerin genişlediği, şehirlerin zenginleştiği, farklı din ve toplumlarla karşılaşıldığı dönemde sûfîler, şüpheli gördükleri şeylerden mümkün olduğunca kaçınmaktaydılar. İlk dönem tasavvufunun temel hedefi az yemek, az konuşmak, az uyumak ve mümkün olduğunca ibadet etmek, yaratılmışlara ve insanlara elden geldiğince hizmet etmek gibi basit ilke ve prensiplerden oluşuyordu.

 

 

Sûfîlerin devlet ricali katındaki itibarları neticesinde, tekke ile medrese arasındaki çatışma da ortaya çıkmıştır. Başlangıçta ilimle irfan mutlaka bir arada ve ayrılmaz iken bu asırdan itibaren, ilim medreseye; irfan da tekkeye bağlanmıştır, denilebilir. Bugüne kadar ilimle irfanın ayrılmaz olduğu bütün tarikat erbabınca savunulmasına rağmen medrese ehli, tekkenin ilme zarar verdiğini, tekke ehli ise medresenin kuru bilgide boğulduğunu söylemeye devam etmektedir.

 

Osmanlılar döneminde, Anadolu’nun İslamlaşmasında tekkelerin ve tarikat erbabının büyük etkisi vardır. Osmanoğulları, tekkeyi ve tarikatları toplumun yönetiminde kolaylaştırıcı bir unsur olarak da görüyorlar, ayrıca hizmet götüremedikleri birçok alana tekke ve tarikat erbabının vakıflar aracılığıyla hizmet götürmesinden memnun oluyorlardı.

 

Bugün artık tasavvuf adıyla bilinen ve tarih boyunca siyasal-sosyal durumlara, dini tutumdaki bazı farklılıklara,manevî neşve ve kabuller ile coğrafyaya göre çeşitlilikler gösteren bir İslam anlayışı, Hazret-i Peygamber (sav)’in Hicreti’nden hemen yüzyıl içinde ortaya çıkmış ve İslam’ın ortaçağında kurumsallaşmasını tamamlamıştır. Buna göre tasavvufun kurumsallaşması hemen hemen 400 yıl sürmüştür. Yaklaşık bin yıldır kendini kurumsallaşmış yollarla ve usullerle devam ettiren tasavvuf, günümüze kadar kendine has bir tarih de ortaya koymuştur.

İslam’ın mezhepler ve meşrepler benzeri bir yorumu olan tasavvuf, Emevî Saltanatının zenginleştirdiği Hicaz’da, ilk başta zâhidane tutumla ortaya çıkmıştır. Peygamber (sav)’in ashabının hemen ardından gelen Tabiîn arasında, fetihlerin getirdiği zenginliklere ve saltanatın uygulamalarına, yaşayışında zühdü tercih ederek tepki verenlerin temel iddiası; usullerinin ilk İslam nesline (selefe) daha uygun olduğu yönündedir. Bu yanıyla tasavvuf, esasen İslam’ın orijinaline uygunluk vurgusu içermektedir. Günümüze kadar devam eden tarikatların temel iddiaları da bu yöndedir.

Hicret’in 2. Yüzyılı başlarında zühdü tercih eden sûfîler, gündelik yaşamlarında öteki Müslümanlardan kendilerini ayırabilecek özel davranışlar ve kıyafetler tercih etmemekteydiler. Daha doğrusu açıkça farklı ve bir sınıfa aitmiş gibi görünmek istememişlerdir. Bunda Emevîler’in biatçi ve baskıcı tutumunun etkisi olduğu kadar, ilk sûfîlerin mahviyetkâr ve mütevazı tutumlarının da etkisi vardır. Aynı dönemde büyük imamlarla şekillenen fıkıh okullarından istifade eden ilk sûfîler, dini hayatın inceliklerini yaşayabilmek için hadislere de oldukça hürmetle yaklaşmışlardır. İlk dönem sûfîlerinin özellikle üstünde durduğu hususlar; Kur’an’a ve Sünnet’e uygunluk ile selefin yaşayışını taklit etmek ve bu esnada bid’at olarak tanımlanan dini eklemelerden mümkün olduğunca kaçınmaktır.

Fetihlerin genişlediği, şehirlerin zenginleştiği, farklı din ve toplumlarla karşılaşıldığı dönemde sûfîler, şüpheli gördükleri şeylerden mümkün olduğunca kaçınmaktaydılar. İlk dönem tasavvufunun temel hedefi az yemek, az konuşmak, az uyumak ve mümkün olduğunca ibadet etmek, yaratılmışlara ve insanlara elden geldiğince hizmet etmek gibi basit ilke ve prensiplerden oluşuyordu. Bu arada ilk sûfîler sonraki yüzyıllarda tasavvuf literatürünün sıklıkla işleyeceği nefis ve mertebeleri, tevhid, manevî haller ve makamlar gibi konuları tartışmıyorlardı.

Miladi 7.asırdan sonraki Abbasi İhtilali İslam toplumsalında temel ayrışmaların kökleşmesine zemin oluşturmuştur. Mesela Ehl-i Beyt, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat, Şia, Mürcie, Mübeyyize gibi tarihi kavramlar Abbasi ihtilalinin kurduğu dünyada ıstılaha dönüşmüştür.

Abbasi ihtilali, İslam toplumsalında daha önce Emevîler çağında siyasi tutum ifade eden sınıfların yanına, dini tutum ve farklılıkları ifade eden sınıfları da eklemiştir. Bu yeni sınıfların büyük oranda dini görüş ve tutum farklılıklarına, bir de manevî âleme ait kabullere göre şekillenerek ortaya çıktığını belirtmeliyiz.

Abbasiler çağı boyunca Türkler, İslam’ın sancaktarlığını yapmış, bu dönemde İslam, ilk defa Abbasiler çağındaki Türk komutanlar eliyle çok yönlü fütuhatlar gerçekleştirerek daha geniş coğrafyalara yayılma imkanı bulmuştur. Doğuda Çin ve Hind diyarlarından, Kuzeyde Slav ülkesinin içlerine, batıda bir yanında Endülüs bulunan Avrupa’ya uzanan bu fetihler çağında, İlk Türk İslam devletleri de ortaya çıkmıştır. Daha önce İslam ilimlerinde çok fazla varlık ortaya koyamamış ve büyük oranda askeri-siyasi gücü temsil etmiş olan Türkler, Abbasiler çağında Maveraü’n-nehir’de, çoğunlukla Ebu Hanife ve öğrencilerinin görüşlerini fıkıh mezhebi olarak kabullenmişlerdir. Abbasiler’in siyasi-askeri erki, Türk komutanlara terk ettiği 8. asır ortalarından itibaren ise Maveraü’n-nehir bölgesi, büyük Hadis âlimlerini ve okullarını ortaya çıkarmış, beraberinde İmam Maturidi’nin görüşleri etrafında yeni bir akait görüşü de belirginleşmiştir. Bütün bu süreçler boyunca Tabiîn’in zahitlerinden el almış veya onların sohbet meclislerinde yetişmiş sûfîler; Orta Asya’da Türk müslümanlaşmasına refakat etmiştir. Türkler’in fıkıh, akait, hadis gibi temel İslam ilimlerindeki kabulleri ve görüşlerinde, ikinci dönem sûfîlerinin büyük etkisi vardır. Hallac-ı Mansur, İbrahim Ethem, Seriy-i Sakati, Cüneyd-i Bağdadi ve muasırları, Türk Müslümanlaşmasının temellerini atmışlardır. Dünyaya karşı zühdü ve ötekiyle daha gerçek ve insani bir ilişkiyi önceleyen bu İslam anlayışında, aşk ve muhabbet kavramları ile kendini bilmek esas gaye olarak ortaya konmuştur.

Orta Asya merkezli Türk müslümanlaşması, Abbasiler çağında Türk komutanlar eliyle yapılan fetihlere apayrı bir veçhe kazandırmıştır. Müslüman Türkler, sadece şehirleri ve bölgeleri askerle fethetmiyorlar, o bölgelerdeki toplumların müslümanlaşmasına sûfîler eliyle hizmet de götürüyorlardı. Bu durum, fetihlerin gerçek anlamını bulmasına yardımcı oluyordu. Zamanla daha iyi anlaşılacaktı ki gerçek fetih, kalelerin, şehirlerin zaptı değil, gönüllerin fethi idi. Emevîler’in ve Abbasiler’in başaramadığını işte Müslüman Türkler başarmak yolundaydılar ve bu hususta sûfîlerin büyük etkisi vardı.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

421. Sayı Ocak 2018