İslâmiyet, gönüllere hitap eder. Dini kabulde ikrah; yani zorlayarak, mecbur ederek netice almaya çalışmak men edilmiştir. Geriye metot olarak, insanların kalplerine ulaşmak, her insanda meknuz olan vicdanı ve ruhu uyandırmaya çalışmak yolları kalmaktadır. Bunun da çaresi; muhabbettir, iyiliktir, ihsandır, sabırdır.
Peygamberimizin; nâdanlara ve cahillere gösterdiği sonsuz sabır ve tahammüle en güzel misal, Mekke fethinden sonraki af bayramıdır. Nefs, terbiye için tatbik etmesi gereken tezkiye ve tedavi yollarını canını yakacağı için başta istemez. Bu sebeple, terbiye ve irşaddan kaçar. Hak dostları ise; onlara kanadı kırık kuş gibi yaklaşarak, muhabbetle ısıtır ve gönüllerinin bu tedaviye rıza göstermesini sağlar.
Cenab-ı Hak, kullarını muhteşem cennetine davet eder.
Lâkin, Rabbimiz; cennete, ancak kalb-i selîme erişmiş, mükerrem vasıflar kazanmış kullarını kabul eder.
İnsanoğlu dünyaya terbiyeye muhtaç ham bir nefs ile gelir. İmtihanın icabı olarak; nefse, fücur da yerleştirilmiştir, o kötülükten kurtulmak için gereken takva duygusu da ilham edilmiştir.
Merhameti sonsuz Rabbimiz; kullarının mükerrem hâle gelmesi için, onları irşâd ve terbiye edecek peygamberler ve kitaplar da göndermiştir.
Hâtemü'l-Enbiyâ (sav)Efendimiz'den sonra bu manevi irşad ve terbiye vazifesini, Hak dostları tevârüs etmiştir. Bu terbiye ve irşad vazifesi en zor vazifelerdendir.
Hazret-i Mevlânâ buyurur: "En büyük ibtilâ, ham insanları terbiye etmektir."
Bu çile ve ibtilâya en çok sabır ve tahammül gösterenler de peygamberlerdir. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurur: "En çok çile çemberinden geçen peygamber benim." (Tirmizî, "Kıyâmet", 34/2472)
Peygamber Efendimiz'in, Kur'an-ı Kerim'den sonraki en büyük mucizesi de bu husustadır. Bu hakikati, İslâm hukukunun mühim simalarından İmâm-ı Karâfî şöyle dile getirir: "Allah Rasûlü'nün başka hiçbir mucizesi olmasaydı, yetiştirmiş olduğu ashâb-ı kiram Allah Rasûlü'nün nübüvvetini ispata kâfî gelirdi."
Çünkü câhiliyye insanından asr-ı saâdet insanını yetiştirmek, ancak bir peygamberin muvaffak olabileceği bir mucizedir. Birbirlerinin kanını dökmekle övünen ve çölleri kan gölüne döndüren kabilelerden müteşekkil bir topluluktan; gözü yaşlı gönül fatihleri yetiştirmek, ancak Allah Rasûlü'ne nasip olacak bir muvaffakiyettir.
Kütüphaneye, mektebe, yazılı hemen hemen hiçbir kültüre sahip olmayan ümmî bir topluluktan; yanında Hammurabi ve Solonların çırak kaldığı hukuk dehâsı Ebû Hanîfeler yetiştirecek, isnad sisteminin kurucuları muhaddisler yetiştirecek sahâbîleri hazırlamak, ancak Allah Rasûlü'ne müyesser olmuş zirve eğitim zaferleridir.
Peygamber Efendimiz'in bu muvaffakiyetini, Fransız tarihçi Lamartine de câlib-i dikkat şekilde itiraf etmiştir: "Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti, insan dehâsının üç ölçüsü ise; modern tarihin en büyük şahsiyetlerini Muhammed (sav)ile kıyaslamaya kim cesaret edebilir?" (A. de Lamartine, L'histore de la Turquie)
Bu cümleyi şöyle açabiliriz: İnsan dehâsı üç açıdan değerlendirilebilir:
Bu büyük zâtın hedef ve gayesi nedir? Bu şahsiyet, hedefine ulaşmak için hangi vasıtalara sahiptir?
Bu gayretlerinin neticesinde ne hâsıl etmiştir? Gayesine ne kadar ulaşabilmiştir?
Fahr-i Kâinat Efendimiz; bir yetim olarak geldiği dünyada hem yetim hem öksüz olarak büyüdü. Peygamber olduğu kırk yaşına geldiğinde de hanımı Hazret-i Hatice'nin maddî-manevi bir miktar desteğinden başka hiçbir şeye malik değildi. Kendisine iman eden ilk sahâbîleri de ekseriyetle kimsesiz, köle ve yoksullardı. Gayesinin tahakkuku için tevzî edebileceği servetleri olmadı.
Kendisi de ashâbı da; açlıktan karınlarına taş bağlayarak, uzun seferlerde bir deveye üç kişi münavebeli binerek, hep yokluklar içinde gayret ettiler.
Vazifeye başladıktan sonra yıllarca hiçbir jandarması, kolluk kuvveti de olmadı. Hicretten sonraki bütün gazvelerde; Huneyn hâriç, düşmanlarından sayıca az idi. Efendimiz'in maddî vasıtalar yerine ikame ettiği asıl vasıtası manevi idi. Efendimiz'in tesir gücü, gönlü idi. Daima bir şahsiyet ve karakter tevzî ediyordu. O'nun gönlünde; iman, muhabbet, fedakârlık, ihlâs, vefa, sadâkat, tevekkül ve teslimiyet vardı.
O'nun gönlünde; cihana hidâyeti ulaştırma azmi, aşkı ve şevki vardı. O'nun gönlünde; müminleri takvaya, ihlâsa, hakikî kulluğa eriştirme arzusu ve iştiyakı vardı.
O'nun gönlünde; yorulma bilmeyen ve hizmetle dinlenen bir cehd ve gayret vardı. Bir fakirin doymasıyla kendisine açlığını unutturan, bir mühtediden kelime-i tevhîdi duymakla, yıllarca birikmiş suçların üzerine bir şal bıraktıran bir diğerkâmlık vardı. O'nun vasıtası, şahsiyet ve karakteri idi. Güzel ahlâkı idi.
Hidâyet Allah'tandır. Ancak ham nefisleri terbiye edebilmenin gerektirdiği haslet ve meziyetleri Cenab-ı Hak, Rasûlü'ne nasip buyurmuş ve talim etmişti.
Terbiye vazifesinin zorluğu şuradadır:
Ehl-i gaflet, kendisini uyandıranlara evvelâ karşı koyar
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız




















