Sayı : 443   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Başyazı

Abdullah Büyük

Mü'minin Evi, Beytullah'ın Şubesidir.

  • 06 Ağustos 2019
  • 282 Görüntülenme
  • 440. Sayı / 2019 Ağustos



Anneler çocukları için mektep olmanın ağır sorumluluk ve mesuliyetini omuzlarında hissetmelidirler. Bir çocuk, yağmurun nasıl yağdığını, kar tanelerinin nasıl oluştuğunu, kâinatın nasıl var olduğunu; bunların yanında insanlarla nasıl geçinmesi gerektiğini, temizliğine nasıl dikkat etmesi gerektiğini eğitimi hangi seviyede olursa olsun ilk kez annesinden öğrenecektir. Bu aşamada çocuğunun dünyaya bakışı şekillenirken onu ilahi gerçeklerle, Allah’ın kudretiyle buluşturmak da yüz öğretmen gücü kendisinde toplanmış olan Müslüman annenin asli görevidir.

 

 

Evlerimiz de İslamî (İslam’a ait) olmalı; aile fertlerine de İslam’ı rahat tatbik etme imkânı vermelidir. Zaten Rabbani bireylerin oluşturduğu İslamî evlerin içerisinde İslam’ı tatbik etme imkânı yüce Allah tarafından kolaylaştırılacak ve İslam’ın tatbik edilmesiyle, İslamlaştırılan evlerden Rabbani şahsiyetlerin yetişmesi devam edip gidecektir.

 

 

Beytullah yalnızca hac ve umre vazifelerini yerine getirmek için ziyaret edilen bir mekân olmakla kalmamalı, onu görme imkânı elde edemeyen mü’minler de dâhil olmak üzere her Müslüman’ın kendi evinin manevi imarında temel kaynak kabul edilmelidir. Bütün mü’minlerin kendi evleri ve Allah’ın evi olan Kâbe arasındaki irtibatı gözden geçirmesi gerekmektedir. Çünkü mü’minin evi ve Allah’ın evi arasında mevsimlik değil, daimi bir ilişki olması icap etmektedir.

 

 

“Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı.” (Nahl, 16/80) ayet-i kerimesinde Yüce Allah, huzurun adresini evler yaptığını, huzur ve mutluluk arayanların evlerine bakmaları gerektiğini beyan etmektedir.

“Onlar da dediler ki: Allah’a dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma! Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar! Biz de Musa ve kardeşine: Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Musa!) Müminleri müjdele! Diye vahyettik.” (Yunus, 10/85-87) Evlerimizin sahip olması gereken önemi vurgulayan bu ayetlerde, Allah Teâlâ’dan yardım ve necat isteyen topluluğun, kendilerine Firavun tarafından akıl almaz işkenceler yapılan, çocuklarının daha anne karnında katledildiği İsrailoğulları olduğunu unutmayalım. Böyle zor bir durumda Allah’tan yardım isteyen İsrailoğulları’na ise Rabbimiz kurtuluş adresini evler olarak göstermekte ve önce evlerinizden başlayın zımni mesajını vermektedir.

Bir başka ayet-i kerimede ise, “Ey Âdem! Sen ve eşin (sükûnetle) cennette oturun.” (Bakara, 2/35) buyrulmakta, böylece Hz. Âdem ve eşinin mesken edineceği cennette de tıpkı dünyadaki meskenlerimiz olan evlerimiz gibi sükûnetin varlığına dikkat çekilmektedir.

O halde evlerimiz bahsinde ilk aklımıza gelmesi ve dikkat etmemiz gereken konu fiziki ve maddi şartlar değil, samimi niyetle işe başlamak olmalıdır. Aliyyü’l-Karî bu konuda şu tespiti yapmaktadır:

“Henüz evi satın almadan, belki evin ücretini bir araya getirmeye çalışmadan ya da evin mimarisi, cephesi hakkında düşünmeden önce orada yapacağımız ibadetlere niyet etmeliyiz, zira böyle bir niyet ile evde oturmaya başlayanlar, o evde ikamet ettikleri sürece ibadet sevabına nail olacaklardır.”

Bugün evlerimizi zelzele ve yangın afetlerine karşı korumak için henüz temel atma aşamasından başlayarak pek çok önlem almakta, sigorta şirketlerine başvurmakta ve bu iki tehlikeye karşı tedbirlerimizi katiyen göz ardı etmemekteyiz. Peki, bu afet ve tehlikeleri düşünmemizin yanında şeytanın evimize girmesini önlemek için ne kadar gayret etmekteyiz?

Tarihimizde ve hassaten Osmanlı döneminde hemen hemen her evin dışına “saklayan, koruyan” anlamlarına gelen “Hafız” İsm-i Şerifi yazılır, maddi manevi tüm musibetlerden Allah Teâlâ’nın bu ismine sığınılır ve böylece evlerin manevi sigortası yapılırdı. Bu yolla hem maddi musibetlerden koruması için Allah’a iltica edilmiş hem de bundan çok daha tehlikeli olan manevi düşman ve tehlikelerin girişi engellenmiş olurdu.

Evlerimizin, eşyalarımızın onlarda oturup, onları kullananlardan sirayet eden bir ruh ve enerjileri mevcuttur. Mü’minin ise sahip olduğu manevi güç ve enerji evine ve kullandığı eşyalarına direkt olarak etki edecek ve onların da manevi bir kuvvete sahip olmasını sağlayacaktır.

Bu düsturlara riayet ederek, manevi sigortası göz ardı edilmeyerek günahlara karşı sağlam bir şekilde korunmuş ve manevi düşmanların da girmeye güç yetiremeyeceği evler, hadislerde “hısn” yani “sağlam kale” olarak nitelendirilirken, günahların ve şeytanın kol gezdiği, ibadetlerin enerjisini taşımayan, Allah’ın razı olmadığı şeylerin yaşandığı ev de Kur’an-ı Kerim’de evlerin en çürüğü olan örümcek evine benzetilmiştir. (Bkz. Ankebut, 29/41) Bu neticeden ailemizi ve evlerimizi korumak içinse tıpkı düzenli aralıklarla maddi olarak ev temizliği yaptığımız gibi evlerimizi manevi kirlerden de arındırmalıyız. O halde ayet ve hadislerden aldığımız bu mesajlar ışığında, evlerimizin ya melek girmeyen evler ya da şeytanın girmeye güç yetiremediği evler şeklinde iki kategoriye ayrıldığını ve her evin bunlardan birine dâhil olduğunu söyleyebiliriz.

Yine irfan ehli ecdadımızdan almamız gereken bir diğer örnek davranış ise evlerinin duvarlarına astıkları levhalardır. Bahsettiğimiz bu levhalar, okunduğu zaman insana etki edecek, davranışlarını düzeltebilecek, hayat düsturu olan ayetler, hadisler, beyit ve kelam-ı kibarlarla dolu olurdu. İrfan sahibi ecdadımız insanın gelişmesinin yalnızca iç dünyasının terfi etmesiyle mümkün olacağını biliyor, evlerine astıkları levhalarla bu tekâmülün gerçekleşmesini hedefliyorlardı. Günümüzde ise böyle ulvi gayelerle asılan levhaların yerini aile fotoğrafları veya Batı patentli resim tabloları aldı. Hatta öyle ki, bugün evlerimizin içine girildiği zaman bir Müslüman’a mı yoksa gayr-i Müslim’e mi ait olduğu hissedilemeyecek derecede kimliğini kaybetmiş hale geldi.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

440. Sayı Ağustos 2019