Kur'an-ı Kerîm, kelam suretine bürünmüş bir kâinat demektir. İnsan ise, o kâinatın bir özü, tohumu gibidir. Çünkü mahlukat içinde Allah'ın (cc) bütün esmasından (sıfatlarından) nasip almış tek varlık odur! Bu sebeple insanın hayra da şerre de imana da küfre de istidat ve temayülü yaratılışında mevcuttur. İman, Rabbin kula teklifidir. Her kulun kabiliyet ve farklılığı ise, sıfat-ı ilahiyyenin tecellisindeki galebeye veya hâkim tecelliye göre gerçekleşir.
Allah'ın emirlerine ve yasaklarına uygun yaşamaktan başka çare yoktur. Hayatı, dünya gayesi ile yaşayanların ve nefislerinin arzusuna göre sürüklenenlerin sonu, ahiret perişanlığıdır.
Ezelde Allah'ın (cc) yalnız kendisi mevcut iken, o yüce varlık, bilinmeyi murat ederek, sıfatlarının tecellisi ile bu kesret (çokluk) alemim vücuda getirmiştir. Cenab-ı Hakk'ın sıfatları, -Kur'an-ı Kerîm'de doksan dokuz olmasına rağmen- pek çoktur. Bunların bir kısmını yalnız kendi bilir, diğer bir kısmını ise, sadece peygamberlere bildirmiştir Bu ilim onlarda mahfuz kalmıştır. Alimler de doksan dokuza dahil olmayan birçok sıfat-ı ilahiyyeye vakıftırlar.
Bu bilinen ve bilinemeyen bütün ilahî sıfatların üç tecelli mekânı vardır
a. Kâinat,
b. Kur'an-ı Kerîm,
c. İnsan.
Kâinat, sıfat-ı ilahiyyemn fiilî, Kur'an ise kelamî bir tezahürüdür. Gerçekten Kuran-ı Kerîm, beşerin kıyamete kadar taşıyabileceği kemalatı, hakikati ve esrarı ihtiva eder. Bu bakımdan, taklidi asla mümkün olmayan eşsiz bir mucizedir Nitekim En'am suresinde buyurulur:
"Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bu kitaptadır." (En'am, 6/59)
Diğer bir ifade ile Kur'an-ı Kerîm, kelam suretine bürünmüş bir kâinat demektir. İnsan ise, o kâinatın bir özü, tohumu gibidir. Çünkü mahlukat içinde Allah'ın (cc) bütün esmasından (sıfatlarından) nasip almış tek varlık odur! Bu sebeple insanın hayra da şerre de imana da küfre de istidat ve temayülü yaratılışında mevcuttur. İman, Rabbin kula teklifidir. Her kulun kabiliyet ve farklılığı ise, sıfat-ı ilahiyyenin tecellisindeki galebeye veya hâkim tecelliye göre gerçekleşir.
Tıpkı birçok renk boyayı karıştırıp tek bir renk elde etmekteki gerçek gibi Hâkim renk, neticeye en fazla müessir olur. Netice olarak insan, bütün sıfatullah kendisinde tecelli ettiği için, kâinatın küçültülmüş şeklidir ki ona, alem-ı asgar (küçük alem) denilmesi bundandır. Onun et ve kemikten ibaret yapısında ilahî tecellinin sırları, nurları ve hakikatleri rekz olunmuştur (depolanmıştır). O, bir zarafetler meşheri ve bir îcad bedîasıdır. Ferdiyet içinde bir toplumdur. Kâinat kitabının hülasası ve Fatiha'sıdır.
Cenab-ı Hakk, camiü'l-ezdaddır. Yani, kendisinde zıdları cem etmiştir. Biz de eşyayı, vukuatı ve hadisatı ancak zıtları ile idrak edebiliriz. Hayrı tanıyabilmek için şerri, güzeli tanıyabilmek için çirkini, doğruyu tanıyabilmek için eğriyi ve imana kavuşabilmek için küfrü tanımamız icap eder. Bu değerler, hep zıtları ile kavranabilir.
Bütün insanların iman ve küfür macerası, hep Allah'ın "Hadî" (hidayet veren) ve "Mudili" (dalalete sevk eden) sıfatlarının arasında seyreder. Ancak netice, sıfat-ı ilahiyyenin tecellisindeki galebeye bağlı olduğundan, şahsiyet, hâkim tecelliye göre gerçekleşir. Diğer sıfatların tecellisi de bunun gibidir.
Peygamberler ve evliyaullah arasındaki farklılıklar da ayrı ayrı tecelli eden esmayı ilahiyyenin esrarındandır.
Peygamberlerin tevhîd inancı dışındaki meselelerde, selahiyet ve vazifeleri aynı değildir. Mesela Hz. Musa (as), bir Dünya nizamı tesis etmeğe me'zün kılınmıştı. O'nun hayatı, fırtınalar ve kasırgalar içinde devam etmiştir. Yine aynı Benî İsraîl peygamberi Hz İsa'nın vazifesindeki tarik vasıf, nefsi terbiyedir
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız



















