Sosyal medyanın algı vitrinlerinde her an kusursuz bir hayat sergilenmektedir. Sofralar yemekten önce fotoğraflanmakta, yolculuklar yaşanmadan paylaşılmakta, hatta iyilikler bile kameranın kayıt düğmesine basıldıktan sonra yapılmaktadır. Yaşlı bir insanın elini öpmek, bir ihtiyaç sahibine yardım etmek ya da bir hastayı ziyaret etmek gibi en ulvî davranışlar dahi birer "içerik" hâline dönüştürülmektedir.
Günümüzde beğenilme duygusu kadar kendisini hissettiren başka bir duygu da başarı duygusudur. Modern dünya başarıyı rakamlar, unvanlar, makamlar ve kazançlarla tanımlamaktadır. Çocuklarımız henüz ilkokul sıralarındayken sınav puanları ve sıralamalarla tartılmakta, değerleri bir karne ya da diploma kâğıdına sıkıştırılmaktadır. Kazananların alkışlandığı, kaybedenlerin görünmez kılındığı bu yarışta merhamet, sabır ve dürüstlük gibi ölçülemeyen değerler ne yazık ki puan alamamaktadır.
Yaratılışı gereği sosyal bir varlık olan insan; sevilmek, değer görmek, takdir edilmek ve bir topluluğa ait olmak ister. Bu aidiyet ve onaylanma ihtiyacı, insanın var olma sürecinde gayet doğal bir duygudur. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde fizyolojik ve güvenlik ihtiyacı basamaklarından sonra ait olma ve sevgi ihtiyacının geldiği görülür. İslâm ahlâkı ise bizlere her duyguda olduğu gibi sevilme-beğenilme ihtiyacının da ilâhî bir terbiye süzgecinden geçirilmesi gerektiğini, aksi takdirde insanın hırslarının esiri olacağını öğretir. Takdir edilme isteği ölçüsünü kaybettiğinde, insan artık Allah'ın rızasını değil insanların alkışlarını aramaya başlar. Yakın geçmişe kadar "olduğu gibi görünmek" veya "göründüğü gibi olmak" toplumun temel erdemlerinden birisi iken günümüzde bu erdem yerini "başkalarının görmek isteyebileceği bir kurgu oluşturma" çabasına bırakmıştır.
Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerîm, "Hevâsını kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü?" (Furkân 25/43) ayetiyle arzularını mutlak ölçü olarak kabul eden insanın gönlünde görünmez putların inşa edildiğine işaret eder. Hz. İbrahim'in (as) baltası kavminin tapınağındaki putları kırmıştı. Bugün bizim kırmamız gerekenler ise başkalarının "ne derler?" kaygısıyla şekillenen hayat standartlarımızın bizzat kendisidir. Takipçi, beğeni ve yorum sayısı, izlenme oranı ve "başarı" vitrinleri, insanın kendi değerini ölçtüğü yeni teraziler hâline gelmiştir. Kişi artık ne olduğuyla değil nasıl göründüğüyle ne yaptığıyla değil yaptığını ne kadar gösterebildiğiyle değerlendirilmektedir.
Sosyal medyanın algı vitrinlerinde her an kusursuz bir hayat sergilenmektedir. Sofralar yemekten önce fotoğraflanmakta, yolculuklar yaşanmadan paylaşılmakta, hatta iyilikler bile kameranın kayıt düğmesine basıldıktan sonra yapılmaktadır. Yaşlı bir insanın elini öpmek, bir ihtiyaç sahibine yardım etmek ya da bir hastayı ziyaret etmek gibi en ulvî davranışlar dahi birer "içerik" hâline dönüştürülmektedir. Peygamber Efendimiz (sav) "Kim duyulsun diye amel ederse Allah da onu teşhir eder; kim gösteriş için amel ederse Allah da onun gösterişini ortaya koyar." (Buhârî, "Rikâk", 36) buyurarak amelin kıymetini, onun kime ve ne için yapıldığına bağlamıştır. İyiliğin değeri, ona tanık olan gözlerin çokluğunda değil onu yapan kalbin samimiyetinde olduğu unutulmamalıdır.
Bugün sosyal medya platformları herkesin kendi hayatının başrolünü oynadığı, ancak senaryosu "başkalarının beğenisine" göre yazılmış devasa bir film platosuna dönüşmüştür. Bu setin en acımasız kuralı ise şudur: "Gerçek hayatta ne kadar mutsuz, yalnız veya tahammülsüz olursanız olun; ekrana yansıyan o karede daima kusursuz, neşeli ve harika görünmek zorundasınız
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

















