Vahyi Görmeden İnanmanın İlmî Ve Kalbî Gerekçeleri , Prof. Dr. Ramazan Altıntaş
Sayı : 518   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Sana İtikattan Soruyorlar

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Vahyi Görmeden İnanmanın İlmî Ve Kalbî Gerekçeleri

  • 31 Ocak 2026
  • 2 Görüntülenme
  • 518. Sayı / 2026 Åžubat



Sevdiğin birinin sana olan özlemini hangi laboratuvarda ölçebilirsin? Bir annenin evladına duyduğu şefkat hangi MR cihazında görünür? Bilimin henüz haritalandıramadığı bu duygular "yok" mudur? Vahiy de tam bu noktada başlar. Vahyi fiziksel bir gözle görmedik, Cebrail'in (as) nüzul anındaki heybetini hissetmedik. Ancak bu, bir "yokluk" değil, "görünenin ötesinde bir gizliliktir." Akıl, evrendeki bu muazzam nizamı gördüğünde, bu nizamı açıklayacak bir "Haberci"nin varlığını zorunlu kılar.

Sevgili genç kardeşim! Vahyi görmediğin için duyduğun o kuşku, aslında senin hakikat konusundaki ciddiyetinden, "taklidî" değil "tahkikî" bir iman arayışından kaynaklanıyor. Şunu bil ki, iman, gözün gördüğü sıradan bir nesneyi onaylamak gibi basit bir eylem değildir. İman; aklın verilerini, tarihin tanıklığını, ahlakın güzelliğini ve vicdanın sızısını birleştirip "Evet, bu muhteşem tablo bir Sanatkâr'a ait!" diyebilme cesaretidir.

"Vahiy dediğimiz olgu, onu bizzat tecrübe eden kişi (peygamber) için kesin bir bilgi olabilir; ancak bu bilgi ikinci veya üçüncü şahıslara aktarıldığında benim için neden bağlayıcı olsun? Eğer ilahi bir mesaj bana doğrudan iletilseydi, onun vahiy olduğuna ikna olabilir ve inanabilirdim. Fakat başkalarının aktardığı bir bilginin "vahiy" olduğuna dair elimde zorunlu bir kanıt yokken, geçmişte söylenenlerin doğruluğuna inanmakla neden yükümlü tutuluyorum? Kendi tecrübem olmayan bir bilgiye "iman" etmek rasyonel midir?"

Bugün şehirlerin kalabalık meydanlarında, üniversite koridorlarında ya da bir kütüphanenin sessiz köşesinde kulaklığını takıp dış dünyayla bağını kesmiş bir gencin yüzüne baktığımda, orada sadece bir "kuşak" ya da "istatistik" görmüyorum. Ekranların yapay parıltısı altında gizlenmiş derin bir hüzün, anlam arayışıyla yorulmuş bir ruh ve sorularına rasyonel bir liman bulamadıkça kendi iç dünyasına çekilen bir mahzunluk görüyorum. Genç zihinlerden yükselen o sessiz feryadı duyabiliyorum: "Neden görmediğim, dokunmadığım, ampirik olarak test edemediğim bir gerçeğe bütün hayatımı adayayım?"

Bu yazı, soğuk bir kürsüden okunan bir bildiri değil, modernitenin laboratuvarlarında üşüyen genç kardeşimle bir dertleşme; aynı zamanda bu dertleşmeyi aklî ve ilmî delillerle (burhan) tahkim etme çabasıdır.

Modern paradigma, bilginin yegâne kaynağının deney ve gözlem olduğunu savunarak her türlü metafizik veya dini açıklamayı "bilgi" dışı bırakmış ve bizi pozitivizm rüzgârıyla sadece duyularımıza hapsetmiştir. Oysa İslam epistemolojisi; bilginin kaynaklarını selim duyular, selim akıl ve haber-i sâdık olmak üzere üç temel sütuna dayandırarak insanın bilgi ufkunu çok daha geniş bir zemine taşır. Bugün gözlerimize o kadar çok güvendik ki, kalbin ve aklın "görme" yeteneğini tamamen unuttuk. Nihayetinde "görmediğim şeye inanmam" demek, sanıldığı gibi rasyonel bir duruş değil, aksine insan aklının ufkunu daraltan ve hakikati sadece maddi dünya ile sınırlayan büyük bir yanılgıdır.

Sevdiğin birinin sana olan özlemini hangi laboratuvarda ölçebilirsin? Bir annenin evladına duyduğu şefkat hangi MR cihazında görünür? Bilimin henüz haritalandıramadığı bu duygular "yok" mudur? Vahiy de tam bu noktada başlar

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

518. Sayı Şubat 2026