Sayı : 443   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Siyer'i Nebi

Muhammed Emin Yıldırım

Asrı Saadet'de Vakfiyeler ve Medine Çarşısı

  • 07 Kasım 2019
  • 11 Görüntülenme
  • 443. Sayı / 2019 Kasım



Efendimiz (sav) Nübüvvetin 13. yılında Yesrib’e (Medine’ye) hicret ettiğinde, orası 10.000 nüfuslu, o günün şartları içerisinde orta ölçekli bir şehirdi. Bu nüfusun yarısından biraz azı, yani 4000 kadarı Yahudi, geri kalan 6000’i ise Arab-ı-Aribe diye bilinen has Araplardan oluşuyordu. Bu Araplarda kökenleri Yemen’e dayanan Ezd kabilesinin içerisindeki, beş büyük kabilenin ikisinden müteşekkildiler. Tarihte isimlerini çokça duyduğumuz bu iki kabile Evs ve Hazrec’ti.

 

Temellerini Allah’ın (cc) seçip insanlığa gönderdiği peygamberlerin attığı İslam Medeniyeti, bir vakıf medeniyetidir. Yaratılış amacı kulluk olan insan, kendisine bahşedilen sayısız nimetlerin sahibi değil, şahidi olduğu bilinci ile hareket edince; elbette hayır adına adımlar atacak ve nimetleri kendisine verenin yolunda harcayacaktır. Bu bilince sahip insanların oluşturduğu toplum, İslam toplumu olduğu için vakıf meselesi, bizde mühim bir müessese olmuş, tarih boyunca bu konuda çok güzel örnekler ortaya konmuştur.

Sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamındaki vakıf (vakf) kelimesi terim olarak “bir malın maliki tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi” (Günay, Hacı Mehmet, TDV, İslam Ansiklopedisi, c. 42, s. 475) şeklinde özetlenebilir. Temel kaynağımız olan Kur’an-ı Kerim içerisinde vakıf kavramını ya da müessesesini doğrudan çağrıştıracak herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Ancak, onlarca ayette, vakıf müessesesinin temel azıkları olan infak, sadaka, tasadduk, iyilik yapma ve iyilikte yardımlaşma, fakir, muhtaç ve yetimlere sahip çıkma gibi hayır yollarına değinilmektedir. Özellikle Allah’ın mescidlerini imar etmenin ve bunları imar edenlerin ne gibi niteliklerde olmaları gerektiğinin altı çizilir.

Hz. Peygamber’in (sav) kutlu beyanlarına ve uygulamalarına baktığımızda, gerek bizzat kendisinin vakfettikleri, gerek bu konuda Sahabe’yi teşvik ederek onların yaptıkları, gerekse bu konudaki teşvik içeren sözleri oldukça çoktur. Bunlardan birkaçını burada anmak gerekirse, ilk olarak Efendimizin (sav) şu önemli beyanını hatırlamamız gerekir: “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Müslim, “Vasiyyet”, 14; Ebû Dâvûd, “Vasâya”, 14; Tirmizi, “Ahkâm”, 36; Nesâî, “Vasâyâ”, 8)

Hadisde beyan buyrulan sevabı ölümden sonra da devam eden üç amelden biri, sadaka-i câriye, yani hayrı devam eden iyiliktir. Herkesin faydalandığı ve varlığı devam ettiği müddetçe sevabı da devam eden hayırlardır. Cami ve mescitler, mektep ve medreseler, yollar ve köprüler, çeşmeler ve sebiller, hanlar ve hamamlar, her çeşit hayır vakıfları bunun örneğidir.

Bir başka hadiste Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Sadece şu iki kimseye gıpta edilir: Biri, Allah’ın kendisine Kur’an verdiği ve gece gündüz onunla meşgul olan (onunla yaşayıp tebliğ eden) kimse, diğeri de Allah’ın kendisine mal verdiği ve bu malı gece gündüz O’nun yolunda infak eden kimse.” (Buhârî, “İlm”, 15; Müslim, “Müsâfirîn”, 266)

Hz. Peygamber’in (sav) uygulamalarına gelince, O’nun (sav) hayatının tamamı; zaten insanlığa bir vakıftı. Bunun yanında ganimetlerden ve hediyelerden eline ne geçerse vakfettiğini görmekteyiz. Öyle ki, vefat ettiği zaman geriye sadece bu vakfettiği mallar kalmıştı. Fedek ve Hayber’den kendisine düşen payların bir kısmını ailesine, geriye kalan kısmını ise Müslümanlara vakfetmişti.

 

Hicretin ilk günlerinde Efendimiz (sav) Müslümanların içme sularını rahatlıkla temin edebilmeleri için teşvikte bulununca Hz. Osman’ın, Rûme Kuyusu’nu satın alıp, vakfetmesi; Saadet Asrı’nın ilk vakfiyesi sayılabilir.

Hicretin 3. yılında vuku bulan Uhud Gazvesi sırasında Müslüman olup savaşa katılan ve: “Eğer bugün öldürülürsem, bütün mallarım Muhammed´indir. O, onlar hakkında, Allah´ın kendisine gösterdiği şekilde, dilediğini yapar!” (İbn Sa´d, Tabakât, c. 2, s. 94, Beyhakî, Delâil, c. 3, s. 333-334) diyerek, o gün şehit olan Muhayrık’ın geride bıraktığı yedi bahçe; Efendimiz (sav) tarafından vakfedilmişti. Muhayrık’ın vakfedilen bahçeleri Medine’nin en güzel bahçeleri idi. Şuan bile yerleri bilinen bu bahçeler; E’vaf, Sâfiye, Delâl, Meyseb, Berka, Hüsna ve Meşrebetü Ümmü İbrahim’dir.

Sahâbe’nin vakfiyelerine de kısaca değinmek gerekirse, Âl-i İmrân Sûresi’nin 92. ayeti nazil olunca büyük Sahabe Hz. Ebû Talha (Zeyd b. Sehl) hemen Rasûlullah’a gitti ve şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Cenab-ı Hak: Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe hayra, sevaba eremezsiniz, (Ali İmran, 3/92) buyuruyor. Mallarımın içinde en fazla Beyrûhâ hurmalığını seviyorum. Onu Allah yolunda infak ediyorum. Allah indinde makbule geçmesini umuyorum.” (İbn Hacer, el-İsabe, c.1, s. 567) Hz. Peygamber (sav) Ebû Talha’nın bu sözlerinden çok memnun oldu ve o bahçeyi onun akrabalarına tahsis etti.

“Hz. Ömer, Hayber’de ganimet olarak sahip bulunduğu değerli bir arazisini, Hz. Peygamber’in (sav): Aslını alıkoy, gelirini tasadduk et! yolundaki tavsiyesine uyup satılmamak, hibe edilmemek ve miras kalmamak şartıyla ihtiyaç sahipleri için tasadduk etmişti.” (Buhârî, “Vesâyâ”, 22)

Hz. Ali bir savaş sonrası kendi payına düşen arazisini ve Yenbu’da bir su kaynağını vakfetmişti. Seyfullah lakaplı Hâlid b. Velîd ise tek sermayesi olan savaş aletlerini ve atlarını, Allah yolunda infak etmişti. Sahâbe’den, Câbir b. Abdullah’ın şu sözü, Saadet Asrı’nın vakıf konusundaki hassasiyetini anlamamız açısından yeterlidir. Diyor ki: “Ben muhacir ve ensardan mal sahibi olup da vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum.” (Hassâf, Ahkâmü’l-Evķāf, s.15)

Nebevî Bir Adım: Medine Çarşısı

Efendimiz (sav) Nübüvvetin 13. yılında Yesrib’e (Medine’ye) hicret ettiğinde, orası 10.000 nüfuslu, o günün şartları içerisinde orta ölçekli bir şehirdi. Bu nüfusun yarısından biraz azı, yani 4000 kadarı Yahudi, geri kalan 6000’i ise Arab-ı-Aribe diye bilinen has Araplardan oluşuyordu. Bu Araplarda kökenleri Yemen’e dayanan Ezd kabilesinin içerisindeki, beş büyük kabilenin ikisinden müteşekkildiler. Tarihte isimlerini çokça duyduğumuz bu iki kabile Evs ve Hazrec’ti. Aynı babanın iki oğlunun soyundan gelen bu Araplar, ne yazık ki asırlık çekişmeleri ile birbirleriyle savaş halindeydiler.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

443. Sayı Kasım 2019