Sayı : 439   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Hususi Fikirler

Mustafa Çelik

Değişmeyen İslamın Değişen Dünyaya Hakim Kılınması

  • 21 Ocak 2017
  • 872 Görüntülenme
  • 409. Sayı / 2017 Ocak



 

 

İslâm’da hicret ibadetinin emredilmesi, değişimin var olduğunun delilidir. İslâm’da mekân hicreti kadar, zihin hicreti de önemlidir. Modernizmin önümüze koyduğu yığınla problemi çözebilmek, küreselleşme ile baş edebilmek ve geleceğimizden emin olabilmek için mekân hicretinden önce zihin hicretini gerçekleştirmeliyiz.

 

Müslümanların ürettikleri kültürün de onay mercii yine imandır. Asrımızda Müslümanlar kendilerini dinleri doğrultusunda değiştireceklerine dinlerini değiştirmeye çalışıyorlar. İslâm’ın bize yüklediği “başkasına benzememe” mükellefiyetinin temelinde bizim fıtrî değerlere bağlılıktan gelen üstünlüğümüzün bulunduğu en temel bir hakikattir.

 

 

Biz Müslümanlar, değişen bir dünyada değişmeyen ve asla değişmeyecek olan bir dinin mensuplarıyız. Dinimiz İslâm, değişenlere değişmezleri ölçü yapmış olan bir dindir. İslâm’ın sabiteleri olduğu gibi, değişkenleri de vardır. Ancak İslâm değişkenleri, sabit olanlara tabi kılmıştır.

İslâmî hükümler dar kalıplara sıkıştırılabilecek donuk hükümler değildir. İslâm donukluğa, metruklüğe karşı bir inkılab-ı kebirdir. İslâm dini bütün zamanların ve mekânların ihtiyaçlarına cevap veren çağlar üstü cihanşümul bir dindir. İslâm dininin bütün zamanlara ve mekânlara hitap etmesi; cihad ibadetinin ihya edilmesine ve içtihad müessesesinin işlerliğine bağlıdır.

İslâm bütün zamanlarda ve mekânlarda tatbiki mümkün olan bir dindir. İslâm’ın hayata hâkim olması ve hâkimiyetinin yürürlükte kalması iki esasın varlığına bağlıdır. Önce cihad, sonra içtihad. Cihad ve içtihadın olmadığı yerde İslâm dini hâkimiyetini kuramaz ve varlığını da devam ettiremez.

Keyfî, küfrî ve cebrî güçlerin dayatmaları neticesinde Müslüman toplumlarının laikleşme sürecinde, ahkâmın değişmesi kavramı hep gündem olmuştur. "Değişen hayat şartları karşısında 14 asırdır hiç değişmeyen din kurallarının ihtiyaca cevap veremeyeceği" tarzında bir düşünceden hareketle, dinin bir kalıcı, bir de değişmeye açık tarafı bulunduğu, değişmeye açık tarafında insanın zamana göre yeni çözümler ortaya koyabileceği, dolayısıyla, toplum hayatının nasıl düzenleneceği konusunda, ilahi buyruklardan değil, insani çözümlerden yararlanılması gerektiği noktasına geliniyor. Zamanın değişmesiyle ahkâmın da değişebileceğini öngören Mecelle kaidesini de kendisi için destek kabul eden bu yaklaşım, laikliğin de gerekçesi olarak kullanılıyor. Şimdilerde, benzeri kanaatler, İslâmî muhitlerde de seslendiriliyor. Öyle ki, sonuçta ortaya "din nedir ki?" sorusuna yol açacak bir "dinî alanı daraltma" süreci çıkıyor. İşte böyle bir durumda "İslâm'da değişen-değişmeyen" konusu önem arz etmektedir.

İslâm âleminde halifesiz günlerde değişim hadisesinin bir boyutu kaynak sorgulaması tarzında gelişti. Önce, 14 asırlık İslâm kültürü "gelenek" diye ayıklandı. Sonra sünnet üzerinde "akıl" ve "Kur'an" ile ayıklama başladı. Şimdi de "tarihsellik" tezi ile Kur'an'da ayıklamaya gidiliyor. Bu, Batı’nın batıl değerlerine özenmedir, benzemedir. Batı'daki kiliseye karşı olan hareketler yönetime karşı isyan en sonunda Hıristiyan dünyasını özel bir inanç yapısına doğru sürüklemiştir. Fakat bu inanç felsefi bir inanç olmuştur. Yani Batı insanı kâinatı yaratan bir Allah'ın varlığını kabul etmekle beraber Allah'ın kendi yaşayışına karışmasına karşı çıkmıştır. "Tamam, Allah var O kendine, biz kendimize" gibi bir anlayışı kabullenmişlerdir. Bu dindarlık değildir. Bu felsefi bir kanaattir. Mükellefiyet sahibi olduğunu kabul etmemektir. Mükellefiyet kabul etmemenin manası da nübüvveti kabul etmemektir ve bugün Batı dünyası nübüvvetle mücadele halindedir. Oysa Allah Teala ile münasebet kurma ve O'nun karşısında görevi bulunup bulunmamasını düşünme noktasına gelindiğinde nübüvvet devreye girmektedir. Kişilerin mükellefiyeti nasıl olacak? Herkes başka başka düşünür. İşte bu, din tarafından, nübüvvet müessesesi tarafından tespit edilmiştir. Binaenaleyh bu manada insanın mükellefiyetine karışılamaz. Mükellefiyet sadece inanç ve ibadeti değil, aynı zamanda ahlakı, hukuku da içine alır. O halde bunların herhangi birinde değişiklik hiç bir ilahı kitapla bağdaşmaz. En belirgin şekilde Kur'an'la bağdaşmaz.

Batı'nın şu andaki dindarlığı tamamen bir aksesuardır. İnsanın temel hayatına karışmayan bir şeydir. Belli zamanlarda adı zikredilen bir değerdir. "İnsan hürdür, istediği gibi davranır, düşünür ve kendi işlerini kendisi yönetir." gibi kanaatler için söylüyoruz. Peki, insanoğlunu aşan, yüce, hiçbir değer yok mu? Batı insanı yok diyor. Bugün İngiltere de erkeğin erkekle, kadının da kadınla evlenmesi legaldir. Onun dışında cinsi hayatta birçok serbestlikler var. Şimdi, işin ahlakî yönü bir tarafa, bir kadının bir kadınla evlenmesi ne mana ifade ediyor? Dünyayı imar etmek, insandaki evlat sevgisini, anne-baba sevgisini devam ettirmek açısından, insan tabiatı, insan fizyolojik gerçekliği açısından bunun bir anlamı var mıdır? Demek ki hiçbir değere sahip olmadan sadece insan toplumunun güzel dediğine güzel demek, güzel değildir dediğine illegal demek selamete götürmüyor.

Allah’ın dini değişime kapalı bir din değildir. Allah’ın gönderdiği dinin ilk kaynağı, Kur’an’dır. Kur’an, bütün çağlar ve nesiller için açılmış bir sofra-i rahmanidir. Kur’an’da her asrın, her neslin bir nasibi vardır. Asırların ve nesillerin Kur’an yorumu farklı olabilir, değişebilir. Ama Kur’an’ın tek bir harfi dahi değişmez ve değiştirilemez.

Allah-û Teâla tarafından gönderilmiş Peygamberlerin, ilahî hakikatleri tebliğ için gönderildikleri toplumların en bariz vasfını “değişime iman etmiş olmak” olarak tespit etmek mümkündür. Elbette herkesin (ya da çoğunluğun) “hakikat”i dışlayan kabulleri ile çatışma halinde olmak ve bunu “iman” seviyesinde sürdürmek en mükemmel şekliyle ancak peygamberlerde mevcut olan bir hususiyettir.

Rasûlüllah (sav), Hâlid b. Velîd (ra) komutasında küçük bir askeri birliği Has’am kabilesi üzerine göndermişti. Kabileden İslam’a henüz girmiş birkaç kişi Müslüman askerleri görünce Müslüman olduklarını göstermek amacıyla secdeye kapandılar. Müfrezede bulunanlar onları da müşrik zannedip, kendileri için secde ettikleri düşüncesiyle öldürdüler. Ancak daha sonra onların Müslüman olduğu anlaşıldı. Efendimiz (sav), öldürülenlerin ailelerine yarımşar diyet verilmesine hükmetti ve “Ben müşrikler arasında ikamet eden Müslümandan beriyim” buyurdu. Sahabîler sebebini sorduklarında son derece kısa ve beliğ bir cümleyle mukabele etti: “Ateşleri birbirini görmesin.” ( Sünen-i EbûDâvud, “Cihâd”, 95; et-Tirmizî, “Siyer”, 43; et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, IV, 114)

 

Ulema bu hadisi şerh ederken “ateşlerin birbirini görmesin”i, müslümanın bir arada yaşadığı müşrikten etkilenmesi ve ona mahsus hallerle hallenmesi şeklinde açıklamıştır. (Ebu’l-Heysem’den naklen Ali el-Karî, Mirkâtu’l-Mefâtîh, VII, 105; el-Hattâbî’den naklen el-Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, VII, 218) Başkalarından etkilenebileceği ortamlarda bulunmamak Müslüman için o kadar “tabii” ve “gerekli” bir tavırdır ki, Fukaha, gayrimüslimlerin eline esir düşen bir mü’minin, bulduğu ilk fırsatta tutulduğu yerden kaçıp Müslümanların arasına gelmekle mükellef olduğunu, tutulduğu yerden ayrılmayacağına dair yemin etmiş olsa bile, fırsatı olduğu halde orada kalmaya devam etmesinin helal olmayacağını söylemiştir. (Ali el-Karî, Mirkâtu’l-Mefâtîh, VII, 105)

İslâm dini, kendi müntesiplerinin batıl ve atıl güçler tarafından değişime tabi tutulmasına müsaade etmeyen bir izzet dinidir. Bundan ötürüdür ki; İslam, Müslümanlara imanları tehlikeye girdiğinde, dinlerini Allah’ın emrettiği şekilde yaşama imkânını kaybettiklerinde hicret etmelerini emretmiştir.

İslâm’da hicret ibadetinin emredilmesi, değişimin var olduğunun delilidir. İslâm’da mekân hicreti kadar, zihin hicreti de önemlidir. Modernizmin önümüze koyduğu yığınla problemi çözebilmek, küreselleşme ile baş edebilmek ve geleceğimizden emin olabilmek için mekân hicretinden önce zihin hicretini gerçekleştirmeliyiz. Müslümanlar kendilerini zihinsel hicrete tabi tutmadıkları müddetçe modernitenin dayattığı durgunluktan ve donukluktan kurtulamazlar. Hicret, değer yüklü olup köklü değişimleri başlatan bir ibadettir. Hicret, köklü toplumsal değişimin muharrik gücü, yeni bir medeniyetin, sevgi, saygı ve saadet dolu günlerin başlangıcıdır. Hicreti emretmiş bir dinin değişime kapalı, donuk bir din olduğunu iddia etmek için akılsız olmak gerekir.

Allah'ın kelâmı olan Kur'an ve Hz. Peygamberin söz fiil ve takrirlerinden oluşan sünnet, İslâm hukukunda yasamanın iki temel kaynağıdır. Ancak bu iki kaynak bütün hukukî meselelerin hükümlerini ayrı ayrı tespit etmemiş ve bazı konularda sadece genel esasları vazederek ayrıntılarını değişen şartlara göre, meşruiyetini kabul ettiği hukukî kaynaklar muvacehesinde, hukukçulara ve zamanın yasama organına terk etmiştir. O halde İslâmiyet’teki hükümler, kaynakları açısından iki kısımdır:

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

409. Sayı Ocak 2017